| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Ölü Ozanlar Derneği

edebiyat ve şiir üzerine gençlik çalışmaları

71 "biyografi" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"biyografi" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Ece Ayhan Biyografi


 Ece Ayhan (1931 - 12 Temmuz 2002) Türk şair. İkinci Yeni şiir akımının öncülerindendir.

 Tam adı Ece Ayhan Çağlar'dır. Datça'da doğdu. Ailesinin asıl memleketi ise Çanakkale’nin Eceabat ilçesine bağlı Yalova Köyü’dür. 1940 yılında Çanakkale’den ailesiyle beraber İstanbul’a göç eden Ayhan, ilk (Hırkaişerif İlkokulu), orta (Zeyrek Ortaokulu) ve lise (Atatürk Erkek Lisesi) öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, aynı yıl İstanbul maiyet memurluğunda stajını tamamladı ve kaymakamlık kursunu bitirdi. 1962'de Sivas’ın Gürün ilçesinde, 1963'te Çorum’un Alaca ilçesinde kaymakamlık ve belediye başkanlığı yaptı. 1963-65 yılları arasında askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra, Denizli’nin Çardak ilçesi kaymakamlığına atandı.

1966’da memurluktan ayrılması üzerine İstanbul’a geldi ve çeşitli yayınevlerinde redaktörlük ve editörlükle uğraştı. Meydan Larousse Ansiklopedisi'nde çevirmen olarak çalışan Ayhan, bir süre de Türk Sinematek Derneği’nde ve e Yayınları'nda çalıştı. 1974’te hastalandıktan sonra Başbakan Bülent Ecevit'in yardımıyla hastalığının tedavisi için İsviçre’ye giden şair, burada beyin ameliyatı geçirdi ve üç yıl tedavi gördü. Ardından da 1977 yılında, Türkiye’ye döndü. Bodrum, İstanbul ve Çanakkale'de yaşadı.

Ece Ayhan ilk şiirleriyle birlikte eleştirmenlerin ve genel olarak şiir okurlarının ilgisini çekmiş, İkinci Yeni akımının en çok tartışma yaratan şairlerinden biri olmuştur. 1960'lı yılların başından itibaren yenilikçi ve genç şair kuşaklarını, özellikle Devlet ve Tabiat adlı kitabıyla, derin bir biçimde etkilemiştir. Türk şiirinin önemli şairlerinden olan Ayhan, İzmir Büyükşehir Belediyesi Gürçeşme Huzurevi`nde hayata veda etti.



ESERLERİ
Şiir kitapları:Kınar Hanımın Denizleri (1959), Bakışsız Bir Kedi Kara (1965), Ortodoksluklar (1968), Devlet ve Tabiat (1973), Yort Savul (1977- Şiir kitaplarının toplu basımı), Zambaklı Padişah (1981), Çok Eski Adıyladır (1982), Çanakkaleli Melahata İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi (kimi yazı ve konuşmalarıyla birlikte, 1991), Son Şiirler (1993), Bütün Yort Savullar (1994- Şiir kitaplarının toplu basımı)Defterler (1981; Yeni Defterler (genişletilmiş basım, 1984) ve Başıbozuk Günceler (ilk iki kitabın genişletilmiş basımı, 1993), Aynalı Denemeler (1995) günce-anılarını topladığı kitaplarıdır. Yalnız Kardeşçe ‘de (1984) şiir üzerine söyleşilerini, Kolsuz Bir Hattat’ta (1987) ve Şiirin Bir Altın Çağı’nda (1993) konuşmalarını ve yazılarını derledi. 1993’te yayımlanan Sivil Şiirler’de yazı, söyleşi, hikaye ve şiirleri yer alıyor. Daha sonra üç kitap daha yayımlandı. Dipyazılar (denemeler, 1996), Morötesi Requiem (anlatı, 1997), Sivil Denemeler (deneme, 1998).

Tuna Kiremitçi Biyografi

 

Tuna Kiremitçi, 24 Şubat 1973'te Eskişehir'de doğdu. İlk şiirleri, Galatasaray Lisesi'nde okuduğu sırada Varlık dergisinde yayımlandı (1991). 1994 yılında 'Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'ni kazandı ve aynı yıl ilk şiir kitabı olan 'Ayabakanlar' okuyucuyla buluştu.

1997'de 'Erguvan Balkan Şiir Ödülü'ni Bosnalı şair İzzet Sarayliç'le paylaşan Kiremitçi, sonraki yıllarda Varlık, Gösteri, Milliyet Sanat, Kitap-lık, Nar, Sombahar ve Aykırı gibi dergilerde şiir ve denemeleriyle göründü. 1998 yılında ikinci şiir kitabı olan 'Akademi' yayımlandı.

2002 yılında ilk romanı 'Git Kendini Çok Sevdirmeden' yayımlandı ve o yılın en önemli edebiyat olaylarından biri olarak kabul edildi. 2003'de ise ikinci romanı 'Bu İşte Bir Yalnızlık Var' yine geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu. Bunu 'Yolda Üç Kişi' (2005) ve ‘Dualar Kalıcıdır’ (2007) adlı romanları izledi.

Tuna Kiremitçi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Sinema eğitimi görmüş, senarist ve yönetmen olarak üç kısa filme imza atmıştır. Ayrıca, kendi kurduğu Kumdan Kaleler topluluğuyla 1996 tarihli bir rock albümü ('Denize Doğru') hazırlamış ve bu albüme şarkı yazarı, solist, gitarist ve aranjör olarak katkıda bulunmuştur. Günümüzde de müzik yaşamını solo çalışmalarla sürdürmektedir ve bir oğul babasıdır

Uğur Mumcu (1942 - 1993)

Uğur Mumcu (1942 - 1993)
 
Uğur  Mumcu (1942 - 1993)

Aslen, Ankaralı olan Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu. Annesi Nadire Hanım, babası, Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey'di. İlk ve orta okulları Ankara�da okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. Bu hızlı yaşam Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baş1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı. Yazmaya, üniversite öğrenciliği yıllarında, Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde başlayan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Uğur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat yargıtayca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra, Mumcu askerliğini, 1972-74 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla "sakıncalı piyade eri" olarak tamamladı. Patnos'ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. İlk yazıları 1962'den itibaren Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM v.b. dergilerde yer alan Mumcu'nun, 1968-69-70 yıllarında Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde zaman zaman çeşitli konularda inceleme yazıları da yayımlandı. Köşe yazarlığına 1974 yılında haftalık Yeni Ortam dergisinde başladı. Daha sonra çalışmaya başladığı Anka Ajansında 1975 yılından itibaren Cumhuriyet'e de köşe yazıları yazdı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. gözlem başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 6 Kasım 1991'de İlhan Selçuk ve yaklaşık 80 Cumhuriyet çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e döndü. Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 yılında uğradığı bombalı saldırı sonucu öldü.

Zülfü Livaneli Biyografi


Doğum Ömer Zülfü Livanelioğlu
20 Haziran, 1946 (62 yaşında)
Ilgın, Konya
Eşi Ülker Livaneli
Çocukları Aylin Livaneli
Websitesi www.livaneli.gen.tr

 Türk müzisyen, politikacı, yazar ve yönetmen. Gerçek adı Ömer Zülfü Livaneli’dir. Albümleriyle birçok ödüle layık görülmüş, eserleri, Joan Baez, Maria Farandouri, Maria del Mar Bonet gibi dünyaca ünlü müzisyenler tarafından yorumlanmıştır. Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur Miller, Mikhail Gorbaçov gibi ünlülerle birlikte dünya kültürünün ilerlemesi ve sanatın gelişimine katkıda bulunmak için çalışmalarda bulunmuştur. Kültür, sanat ve politika alanında birçok projeye imza atmış olan Livaneli’nin çektiği filmler, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre, ve Japonya gibi ülkelerde de gösterime girmiştir. Yayınlanmış 7 kitabı, 25 albümü, 300 bestesi ve uzun metrajlı olarak çektiği 3 filmi vardır.

20 Haziran 1946 yılında Mustafa Sabri Livaneli ve Şükriye Livaneli’nin çocukları olarak Konya’da dünyaya geldi. Henüz küçük yaşlardayken müzikle ilgilenmeye başladı ve bağlama çalmayı öğrendi.

1964 yılında Ülker Tunçay ile evlenen Livaneli çiftinin 1966’da kızları Aylin Livaneli dünyaya geldi.

Politik duruşu sebebiyle, 1971’de yaşanan darbe sonrasında cezaevine giren sanatçı 1972 yılında İsveç’e yerleşti.

Stockholm’da bir yıl müzik eğitimi gördü. 1973’te ilk albümü Chants Revolutionnaires Turcs’ü Belçika’da yayınladı. 1975 yılında mezun olduktan sonra, çalışmalarını uzunçalar olarak kaydetti. Bağlama çalarak yaptığı geleneksel türkü formundaki müziğiyle batı enstrümanlarını bir arada kullanıyordu. Zengin ve farklı bir müzikal altyapı oluşturmaya başlamıştı.

1976’da Otobüs filminin müziklerini yazan sanatçı, daha sonraki yıllarda da filmler için beste yapmaya devam etti.

Nazım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkılarını, 1978 yılında yaptığı "Nazım Türküsü" albümünde bir araya getirdi. Müziği geniş kitlelere ulaşmaya başladığında, dünyaca ünlü pek çok müzisyenin de ilgisini çekmeye başladı. Maria Faranduri ve Mikis Theodorakis'le çeşitli ülkelerde konserler verdi, plaklar doldurdu.

Ekim 1986'da Cengiz Aytmatov'un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Issyk - Kul Forumu'nda yer aldı.

1987’de senaryosunu da yazdığı ilk filmi “Yer Demir Gök Bakır” için kamera arkasına geçti. German Camera Award ve San Sebastián International Film Festival tarafından ödüle layık görülen ilk filmin başarısı büyük oldu.

1988’de çektiği ikinci uzun metrajlı filmi, “Sis ve Gece”te, ünlü aktör ve yönetmen Elia Kazan rol alıyordu. Kazan’ın aktör olarak rol aldığı son film olan Sis, Montpellier Mediterranean Film Festival ve Valencia Festival of Mediterranean Cinema gibi iki önemli festivalden de ödülle döndü.

1993’te sanatçı Şahmaran filmini çekti. Türkan Şoray ve Mehmet Balkiz’in başrollerinde oynadığı film, diğer iki filmine göre daha az ses getirdi. Şahmaran, 1976’dan itibaren yaklaşık 30 film bestelediği, aralarında, “Sürü”, “Yol” ve “Yılanı Öldürseler” gibi önemli yapımlar için yazdığı şarkılar da olan, film müziği çalışmalarının sonuncusuydu. Livaneli aynı yıl ilk kitabı olan "Diktatör İle Palyaço"yu yayınladı.

1994’te ikinci kitabı “Sosyalizm Öldü mü?” çıktı. Sanatçı aynı yıl, yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına aday oldu.

1996’da merkezi Paris’te bulunan UNESCO tarafından büyükelçi olarak seçildi.

1998'te,“Orta Zekalılar Cenneti", "Arafat'ta Bir Çocuk", "Livaneli Besteleri-Nota" kitaplarını yayınlayan sanatçı, 1999 yılında ikinci kez İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına aday oldu.

2001 yılında "Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm", "Engereğin Gözündeki Kamaşma” kitaplarını yayınlayan Livaneli, 2002 genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili seçildi.

2004 yılında partisinden istifa edip bağımsız milletvekili olan sanatçı, 2005’te, Mikis Theodorakis ve Kanada'da yaşayan bilim adamı Apostolos Papageorgio ile birlikte, antik dönemin en önemli hekimlerinden biri olan Efesli Soranos adına verilen 'Soranos Dostluk ve Bilim Ödülü'nü aldı.

18 Temmuz 2006’da, Yunanlı besteci ve yorumcu Mikis Theodorakis adına verilmeye başlayan, Türk-Yunan dostluğuna katkıda bulunanların ödüllendirildiği Theodorakis Ödülü’nün sahibi oldu.

Livaneli, halen Vatan Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmakta ve UNESCO kültür elçiliği görevine devam etmektedir.

ÖDÜLLERİ:

Theodorakis ödülü - Temmuz 2006

Soranos Dostluk Ödülü - Ekim 2005

En İyi Film Müziği - Sürü-1978 - Sinema Yazarları Derneği (SİYAD)

En İyi Film Müziği - Yılanı Öldürseler -1982- Ankara Sanat Evi

Yılın Plağı Ödülü, Yunanistan - Maria Faranduri Livaneli Söylüyor -1982

Cannes Film Festivali Altın Palmiye Ödülü - Film Müziği-Yol -1982

Alman Plak Eleştirmenleri Derneği Yılın Plağı Ödülü - Maria Faranduri Livaneli Söylüyor -1993

Edison Ödülü, Hollanda - Maria Faranduri Livaneli Söylüyor -1983

Altın Plak Ödülü - Livaneli-Theodorakis- Güneş Topla Benim İçin -1986

Yılın Müzisyeni, Türkiye - 1984 Nokta Dergisi- Doruktakiler

Cannes Film Festivali - 1987 Özgün Bir Bakış

En İyi Yabancı Film Ödülü-San Sebastian Film Festivali, İspanya - Yer Demir Gök Bakır -1987

'Hıristiyan Sinema Örgütü -OCIC'

Köln Foto Kino Fuarı, B. Almanya - 1987 'Altın Kamera' (Jurgen Jurges)

En İyi Film Yönetmeni, Türkiye - 1989 Nokta Dergisi- Doruktakiler

Montpellier Festivali Altın Antigone Birincilik Ödülü - 1989 Sis

Valencia Altın Palmiye Birincilik Ödülü - Sis- 1989 En İyi Yönetmen Ödülü

Avrupa Film Akademisi En İyi Film Adaylığı - 1989 Sis

Fransız Eleştirmenlerince Avrupa'nın En İyi On Filminden biri - 1989 Sis

En İyi İkinci Film Ödülü - 1989 Antalya Film Festivali-Sis

Abdi İpekçi Ödülü - 1996

Abdi İpekçi Ödülü - 1997

Balkan Edebiyat Ödülü, Türkiye, 1997 Engereğin Gözündeki Kamaşma

Premio Luigi Tenco Uluslararası Besteci Ödülü, San Remo, İtalya - 1999

37. Antalya Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü - 1999

Yunus Nadi Roman Ödülü, Türkiye - 2001 Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm

ALBÜMLERİ:

1973-Chants Revolutionnaires Turcs

1975-Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz

1977-Merhaba

1978-Nazım Türküsü

197tobüs(Sdt.)

1979-Alamanya Beyleri

1979-Atlının Türküsü

1980-Günlerimiz

1980-İnce Memet Türküsü

1982-Livaneli Söylüyor

1983-Yol (Sdt.)

1983-Eine Auswahl

1983-Ada

1984-İstanbul Konseri

1985-Güneş Topla Benim İçin

1986-Zor Yıllar

1987-Gökyüzü Herkesindir

1988-Film Müzikleri

1990-Crossroads

1993-Saat 4 Yoksun

1995-Neylersin

1996-Janus

1996-Yangın Yeri

1997-Livaneli & Theodorakis: Birlikte

1999-London Symphony Orch. Plays Livaneli

1999-Unutulmayanlar

2002-Nazım Türküsü (yeniden basıldı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ömer Hayyam (1048-1131) Biyografi


Kimlik:
Doğum Tarihi:
1048
Ölüm Tarihi:1131
Doğum Yeri:
Nişabur/İran
Meslek:
Astronomi,Matematik, Geometri, Alim, Fizik, Kimya, Şair, Tıp

 

Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’ dır. Binom teoerimini ve bu açılımdaki katsayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir.

18 Mayıs 1048′de İran’ın Nişapur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıstır. Fakat o soyisminin çok ötesinde işlere imza atmıştır. İlgilendiği ilimler: matematik, fizik, astronomi, şiir, tıp, müzik. Horasan’ın yıldızı; İran’ın; Irak’ı Acemi ve Irak’ı Arabi olmak üzere her iki Irak’ın dahisi, feylesofların prensi Ömer!

Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina’dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer Hayyam için “zamanın bütün bilgilerini bildiği” söylenirdi. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların cogunu kaleme almadı, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır. Elde bulunan ender kayıtlara dayanılarak Ömer Hayyam’ın çalışmaları şöyle sıralanabilir:

Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir Risalesi’dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu sınıflandırmayı yapan kişidir. Cebiri, “ sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim” olarak tanımlardı. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik çizimi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır. Bunun yanısıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Binom teoerimini ve bu açılımdaki katsayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir. )

Bir kitabında da Öklit’in aksiyomlarıyla ilgili çalışmaları toplayan Hayyam, Öklit’in paralellik aksiyomunu başka bir önerme kümesiyle değiştirdi. Bunun sonucunda bugün öklit-dışı geometride kullanılan “geniş, dar ve dik açı hipotezleri” ile ilgili biçimlere ulaştı. Yani öklitdışı geometrinin temellerini atan Hayyam olmuştur. Öklit’in yapıtı üzerine yorumlarında, irrasyonel sayıların da tıpkı rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini kanıtlaması matematik tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. İsfahan’da üç yıl çalışarak kurduğu rasathanede gökyüzünü inceler, bilimsel çalışmalar yapar, hükümdarın özel müneccimi olur, yıldız falına bakardı. Ömer Hayyam kendi doğum tarihini bu kadar net şekilde bir gökbilimci hassasiyetiyle kendisi bulmuştur. 21 Mart 1079 yılında tamamladığı, halk arasında “Ömer Hayyam Takvimi” bugün ise “Celali Takvimi” olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Güneş yılına göre düzenlenen bu takvim 5000 yılda bir gün hata verirken, bugün kullandığımız Gregoryen Takvimi 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Eserleri arasında İbn-i Sina’nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır.

Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi’ni ve Rubaiyat’ı Semerkant’ta kaleme almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir. Dönemin hakanı Melikşah, adı devlet düzeni anlamına gelen ve bu ada yakışır yaşayan veziri Nizamülmülk’e çok güvenirdi. Ömer Hayyam ile ilk kez Semerkant’ta tanışan Nizam onu İsfahan’a davet eder. Orada buluştuklarında O’na devlet hülyasından bahseder ve bu büyük hayalinin gerçekleşmesi için Hayyam’dan yardım ister. Fakat Hayyam devlet işlerine karışmak istemez ve teklifini geri çevirir. Saray entrikalarından hayatının sonuna kadar uzak kalmayı yeğler.

İlmini genişletmek için zamanın ilim merkezleri olan Semerkand, Buhara, İsfahan’a yolculuklar yapmıştır. 4 Aralık 1131′de doğduğu yer olan Nişabur’da dünyaya veda eder.

Hayyam'ın eserlerinden 18 tanesinin adı bilinmektedir, çeşitli bilim dallarında birçok eser yazmıştır.

1.Ziyc-i Melikşahi. (Astronomi ve takvime dair, Melikşah'a ithaf edilmiştir)
2.Kitabün fi'l Burhan ül Sıhhat-ı Turuk ül Hind. (Geometriye dair)
3.Risaletün fi Berahin İl Cebr ve Mukabele. (Cebir ve denklemlere dair)
4.Müşkilat'ül Hisab. (Aritmetiğe dair)
5.İlm-i Külliyat (Genel prensiplere dair)
6.Nevruzname (Takvim ve yılbaşı tespitine dair)
7.Risaletün fil İhtiyal li Marifet. (Altın ve gümüşten yapılmış bir cisimde altın ve gümüş miktarının bilinmesine dair. Almanya Gotha kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)
8.Risaletün fi Şerhi ma Eşkele min Musaderat(Öklid'in bir probleminin çözülmesi metoduna dair, Hollanda Leiden kütüphanesinde bir nüshası vardır. F. Woepcke fransızcaya çevirmiştir.)
9.Risaletün fi Vücud (Felsefede ontoloji bahsine dair. Britanya kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)
10.Muhtasarun fi't Tabiiyat (Fizik İlmine dair)
11.Risaletün fi'l Kevn vet Teklif (Felsefeye dair)
12.Levazim'ül Emkine (Meskûn yerlerin iklimi ve hava değişikliklerine dair)
13.Fil Cevab Selaseti Mesâil ve fi Keşfil Hicab (Üç meseleye cevap ve alemde zıtlığın zorunlu olduğuna dair)
14.Mizan'ül Hikem (Pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmanın yöntemine dair)
15.Abdurrahman'el Neseviye Cevab (Hak Teâlâ'nın alemleri yaratmasının ve insanları ibadetle yükümlü kılmasının hikmetine dair)
16.Nizamülmülk (Arkadaşı olan vezirin biyografisi)
17.Eş'arı bil Arabiyye (Arabça rûbaileri)
18.Fil Mutayat (İlim prensipleri)

 

Maeve Binchy Biyografi

Gazeteci, kısa öykü yazarı ve romancı Maeve Binchy, İrlanda’nın başkenti Dublin’in dışında küçük bir köy olan Dalkey’de, avukat bir babayla hemşire bir annenin en küçük çocuğu olarak 28 mart 1940'ta doğdu. Killiney’deki Holy Child Convent adlı, Katolik kız çocuklarının gittiği bir okulu bitirdikten sonra University College’dan mezun oldu ve öğretmen olarak çalışmaya başladı.

Yirmi üç yaşındayken, Kudüs’te İsa’nın son yemeğini yediği söylenen mağarayı ziyareti sırasında, dinsel inancını yitirdi. Daha sonra bir kibbutzda çalışmak üzere İsrail’e gitti. Yurtdışında bulunduğu sırada her hafta babasına, bulunduğu yerdeki hayatı ve savaş altındaki toprakları tasvir eden mektuplar yazdı. Babası, bu mektuplardan birini, Dublin’de yayımlanan "Irish Times" gazetesine 18 pound’a sattığında Binchy’nin öğretmen maaşı, 16 sterlindi.

Öykü tarzında kaleme alınmış bu mektup, Binchy’ye 1969 yılında "Irish Times"ın da kapılarını açtı. Böylece, haftada iki kez yazan ünlü bir köşe yazarı ve İrlanda feminist hareketinin ilk kadın editörü oldu. Londra’ya taşınan Binchy burada, daha sonra çocuk öyküleri de yazacak olan, BBC’nin sunucularından Gordon Snell’le tanıştı.

Eşinin teşvik ve desteğiyle yazarlık yapmaya karar veren Binchy, çok sayıda öykünün yanı sıra, iki oyun ve kendisine Prag Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülü kazandıran bir de TV oyunu yazdı. Maeve Binchy, "Evening Class" (İtalyanca Aşk Başkadır) adlı romanıyla uluslararası şöhret oldu.
Maeve Binchy, eşi Gordon Snell’le birlikte Dublin’de yaşıyor.
-----------------------------------------------------------------------------
-----------------KİTAPLARI---------------------

YALNIZ KADINLAR SOKAĞI ( TARA SOKAĞI )
Dostluk ilişkisinin insana verdiği hazlar ve hazırladığı tuzaklar üzerine yumuşacık bir roman. Kadınlar için, kadınlar hakkında, kadınlar arasında ultramodern bir aşk hikayesi...
Tara Sokağı... ( Newsday’ in sözleri ile )
Çeviren : Şemsa Yeğin
Doğan Kitap Yayınları



İTALYANCA AŞK BAŞKADIR
Akşam sınıfı, Dublin’in yüzlerce okulunda olduğu gibi, Mountainview Koleji’nde akşam programı yürüten bir sınıftır. Okulda yeni bir İtalyanca sınıfı açılır. Haftada iki gün, herkes kendi düşleriyle gelir bu sınıfa. Karısının kendisini aldatmayacağından emin, kendisi de aldatmayı aklından bile geçirmeyen, kırk sekizinci yaşını yeni bitirmiş, çoluk çocuğa karışmış Adrian, bütün beklentilerinin aksine, okuluna müdür olarak atanmaz. Tam çöküntünün eşiğine doğru gelirken de, yeni müdür, Adrian’a, Yetişkinlere Eğitim Sınıfları adı altında bir gece kursunun yönetimini önerir...
Çeviren : Lale Bulak
Doğan Kitap Yayınlar



GERİ DÖNECEKSİN
"Geri Döneceksin", Türk okurunun büyük ilgi gösterdiği "Yalnız Kadınlar Sokağı" ve "İtalyanca Aşk Başkadır" gibi İrlanda’nın sıradan insanlarının hikâyelerini anlatıyor. Genç kızlığa adım atan iki arkadaşın çevresinde gelişen roman Lough Glass adlı küçük bir kasabada geçiyor. Bu küçük kasabada yaşanan büyük sırlar Maeve Binchy’nin akıcı üslubuyla okurları sayfalar arasında büyülü bir gezintiye çıkarıyor. Genç kızlardan birinin "normal" olarak nitelendirilebilecek bir ailesi vardır. Diğeri ise farklı bir evlilikten doğmuştur. Kurallara sığmayan bir annenin kızıdır ve bu durum küçük kızın kafasında çeşitli sorular doğurmaktadır. Maeve Binchy, yalnız ve hüzünlü anneyi, içine kapanmış, mesleğine sığınmış babayı, kadınları, erkekleri, gençleri, ilişkileri büyük bir ustalıkla anlatıyor.
Çeviren : Baysan Bayar
Doğan Kitap Yayınları



AŞK MUTFAKTA PİŞER
"Maeve Binchy'nin herhangi bir romanının son sayfasını bitirip başınızı kaldırdığınızda, kitaptaki karakterlerin kendi evinizde var olmadıklarına şaşıracaksınız..."
- İrish Times-

"Binchy'nin oltasına takılmamak elde değil. Yarattığı dünya, büyük dostluklar, sevgiler, nefretler, kısacası yaşamdan ve insanca duygulardan en güzel örneklerle yüklü..."
- Daily Telegraph-

"Melodi ile müziğin ilişkisi neyse, kurgu ile romanın ilişkisi odur. Binchy ise şarkı söyleyen hikayeler yazmakta ustadır..." -
İndependent-

"Meave Binchy'yi okumak bunalımlı olanları ilaçsız tedavi eder. Kıvrak ve keyifli hikayeleri sorunlu dimağlara pembe bir ışık tutar..." -
The Times-

Çeviri: Lale Bulak
Doğan Kitap



ATEŞ BÖCEKLERİNİN MEVSİMİ
"Atesböceklerinin Mevsimi, sıcak, keyifli, mutlu ama üzücü bir kitap, okumak büyük bir keyif."
- Irish Independent

"Meave Binchy, toplumsal katmanları inceleme konusunda çok keskin bir gözleme sahip, karakterleriyle etkileyici, tadına doyulmaz bir anlatıcı."
- Sunday Times

"Atesböceklerinin Mevsiminde yazarın üslubu her zamanki gibi, mutfak masasında karşımıza oturmuş, ilginç bir dedikoduyu anlatan eğlenceli bir komşu havasında."
- Irish Times

"Roman, neredeyse okuduğumuz değil, bizzat gittiğimiz yerleri ve tanıdığımız insanları çağrıştırıyor gibi."
- New York Times

Çeviri: Gülden Şen
Doğan Kitap



HAYATIN TA KENDİSİ LOKANTASI
Dublin'deki Quentins Lokantası'nda her masanın anlatacak yüzlerce öyküsü vardır. Hem personelin, hem müşterilerin öyküleri. Lokanta başlangıçta başarısızlığa mahkum gibi görünse de sonraları Dublin'de bir efsane haline gelir. Bu başarının mimarları lokantanın yöneticileri Brenda ve Patrick Brennan'dır. Onların yaşamı da aslında hiç göründüğü gibi değildir. Ella Brady, lokanta hakkında bir belgesel hazırlamak ister; ancak lokanta ile ilgili öyküleri ortaya çıkarmaya çalışırken kendi yaşamında kahredici bir ikilemle yüzleşmek zorunda kalır.

Çeviri: Şeniz Türkömer
Doğan Kitap



YILDIZLI VE YAĞMURLU GECELER
Maeve Binchy asla hayal kırıklığına uğratmaz. Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler de tıpkı kendine mekan seçtiği Yunan adaları gibi sıcak ve sevgi dolu. Günümüzde herkesi ilgilendiren, herkesi etkisi altında bırakan romanlar yazmayı ondan iyi bilen yok zaten...
- Midwest Book Review

Çeviri: Zeynep Seymen
Doğan Kitap


en güsel kitapları bnce yalnız kadınlar sokağı italyanca aşk başkadır birde aşkı yarın yaşıcaksın

 

İskender Pala

Profesör Doktor İskender Pala (8 Haziran 1958 Uşak), edebiyatçı ve edebiyat araştırmacısıdır. Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalar ile tanındı. İstanbul’da ikamet eden yazar 3 çocuk babasıdır.

İlkokul’ u Uşak’ta ki Cumhuriyet İlköğretim okulu’nda bitirdi. Lise’yi Kütahya’ da ki Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı Lisans Tez çalışması ;Câmiu'n-Nezâir’dir. Doktora çalışmasını ise yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı; Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında Doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde Profesör oldu...

Okuma hayatına Peyami Safa’nın eserleri ile başladığını belirten yazar, ilk okuduğu kitapların 9. Hariciye Koğuşu ve Yalnızız olduğunu söylüyor. Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekrem okunduktan sonra, Osmanlı Tarihi ve Edebiyatla tanışması Erzurum ve İstanbul’da ki üniversite yıllarına denk gelmiş.

Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’ de Şairane adlı programı sunan yazar; TRT 2 de Divançe adlı programı hazırladı. Şu anda Zaman gazetesinde Kültür-Sanat sayfasında köşe yazıları yayınlanmaktadır.

Düzenli olarak Altunizade ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde Divan Şiiri Saati adı ile etkinlikleri olup sık sık okur günleri de düzenlemektedir.

  • 1979-1982 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Seminer Kütüphane.Memuru
  • 1982-1984 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı'nda teğmen
  • 1984-1986 Üsteğmen
  • 196-197 Boğaziçi Üniversitesinde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi
  • 1987-1994 Yüzbaşı, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri
  • 1994-1996 Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi
  • 1996-1997 Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fak. Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği
  • 1997 Öğretim yılı İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi

 

Eserleri [değiştir]

  • Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü
  • Kronolojik Divan Şiiri Antolojisi
  • Akademik Divan Şiiri Araştırmaları
  • Divan Edebiyatı
  • Atasözleri Sözlüğü
  • Müstesna Güzeller
  • Şairlerin Dilinden
  • Aşina Güzeller
  • Ah Mine’l-Aşk
  • Efsane Güzeller
  • Kudemanın Kırk Atlısı
  • Kırklar Meclisi
  • Şiirler Şairler Meclisler
  • Şi’r-i Kadim
  • …Ve Gazel Yeniden
  • Perişan Gazeller
  • Peri-şan Güzeller
  • İki Dirhem Bir Çekirdek
  • Ayine
  • Gözgü
  • Tavan Arası
  • Kahve Molası
  • Güldeste
  • Gül Şiirleri
  • Hayriyye
  • Hilye-i Saadet
  • Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk
  • Kadılar Kitabı
  • Kırk Güzeller Çeşmesi
  • Kitab-ı Aşk
  • Kırk Ambar
  • Mir'at
  • Leyla ile Mecnun
Resmi Web Sitesi http://www.iskenderpala.net

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (Rusça: Алекса́ндр Серге́евич Пу́шкин (26 Mayıs, 1799 - 10 Şubat, 1837): Rus şair ve yazar. Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatı'nın kurucusu kabul edilir.

//Hayatı 

Aleksandr Sergeeviç Puşkin, 1799’da Moskova’da doğar. Babası Sergey Lvoviç, soylu bir ailenin çocuğudur. Annesi Nadejda Osipovna Hannibal’in ne kadar soylu biri olduğunu söylememiz için ise dedesi Etiyopya'lı Hannibal’in Rus Çarı I. Petro’nun vaftiz çocuğu olduğunu belirtmemiz yeterli olacaktır. Görüldüğü gibi çok soylu bir ailenin üyesidir Puşkin. Annesi ve babası çok kültürlü ve aynı zamanda gösteriş düşkünü insanlardır. Zamanlarının çoğunu balolarda geçirdikleri için Puşkin, anne ve baba şefkatinden uzak bir çocuk olarak büyür. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü ve alaycı yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberlemiştir ve Fransız şiirler ve komediler yazmaya başlamıştır. Döneminin tanınmış şair ve yazarları, Puşkin’in evine gelip gidenler arasındadır. Ancak hiçbiri onu kendisine durmadan tuhaf masallar anlatıp, eski Rus türküleri söyleyen dadısı kadar etkilemez. Yaşlı dadısı Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

Şiire başlaması 

Puşkin, on iki yaşına geldiğinde, Rus Çarı I. Aleksandr’ın Tsarskoye Selo’da (Çar’ın yazlık köyü) açtırdığı okula yazılır ve buradaki altı öğrenim yılı boyunca tıpkı okulun diğer öğrencileri gibi, Petersburg’a gitme izni bile verilmeden adeta dış dünyadan koparılarak eğitim görür. Puşkin’in lise yıllarında yazdığı şiirlerinde bile, gerçekçilik eğilimi açıkça göze çarpar. O dönem şiirinde kullanılmayan kaba ve gündelik sözcükleri rahatlıkla kullandığı ve canlı, kıvrak bir zekanın izlerinin görüldüğü şiirleriyle Derjavin’in dahi dikkatini çekmeyi başarır.

Artık ünlü bir şair sayılmaya başlayan Puşkin, bu sıkıcı okul yıllarından sonra büyük bir eğlence susuzluğu ile, Petersburg’un canlı yaşamına dalar. Yazdığı ve birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları bu sıralarda dilden dile dolaşmaya başlar. Rus edebiyatı tarihinde şiir, ilk kez olarak, herkes üzerinde hayranlık uyandırır. Yeni doğan ve adeta üzerine titrenen bir çocuk gibi coşku ile büyümeye başlar.

Puşkin 14 yaşında şiir okurken

Rus Çarı I. Aleksandr tarafından Kafkasya’ya atanır ve burada ünlü “Kafkas Esiri” ve “Bahçesaray” adlı destanlarını yazar. Onun edebiyatında ne klâsik şiirin kuralcılığı ne de Romantizmin sahte, fantastik güzellikleri yer alır. O, gerçeği duyumsar, gerçeğin içinden gelir ve onu olduğu gibi anlatmayı ister.

Kafkasya’dan dönen Puşkin’in Rusya’daki askeri yönetime ulu orta sövmesinden dolayı dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklanır ve ailenin sahip olduğu Mihaylovskoye köyünde yaşamak zorunda bırakılır. Hükümet tarafından oğlunu gözetim altında tutmakla görevlendirilen babası da görevini canla başla yerine getirir. Yirmi dört yaşındaki Puşkin, bu sürgün döneminde yedi yıl sonra tamamlayacağı Yevgeniy Onegin adlı romanını yazmaya başlar. “Çingeneler”, “Peygamber” ve Boris Godunov” isimli önemli eserlerini de yine bu sürgün yıllarında yazar.

Bu uzun, sıkıcı ve gergin sürgün döneminden sonra Rus Çarı I. Nikolay tarafından Moskova’ya çağırılan genç şairin kaleminden çıkan her şey artık çarın sansüründen geçecektir. Polis baskınları ve aşk serüvenleri ise Puşkin’in yaşamının ayrılmaz parçaları olur.

Evliliği 

Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza aşık olur. Natalya ise edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatan Puşkin’in, daha başka birçok eserinde de Erzurum’dan aldığı esinler yer bulur.

Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in. Tabii bir de gerici polisler... Bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeniy Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum trajedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü Ölü Canlar romanını yazma fikrini Puşkin verir.

Ölümü 

Pushkin_derzhavin.jpg Bu dönemde hayatına George Charles d'Anthès adında biri girer. Puşkin, o sıralarda yazdığı birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının bayan Natalya Puşkin’e kur yaptığını, bayan Natalya Puşkin’in de d'Anthès’e karşı kayıtsız kalmadığını[kaynak belirtilmeli] öğrenir. Çok üzülen Puşkin, 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü, d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir. 27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında Kara Dere'nin bir köşesinde düellonun yapılmasına karar verilir.Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, Ocak ayının soğuk bir öğleden sonrası hayata gözlerini yumar. Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve Yevgeniy Onegin’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

Gogol, “Puşkin, olağanüstü bir olaydır.” der; Dostoyevski daha mistik bir tavırla “ Puşkin, bize gelecekten haber veren bir peygamberimizdir.” der. Puşkin, modern Rus Edebiyatı’nın oluşmasına en çok katkıda bulunan yazın ve düşün adamıdır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus Edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan liderdir.

Aleksandr Puşkin'in düello günü uğradığı son yer; Peterburg Nevski Prospekt'de Wolf's şekercisidir (şimdi ki Cafe Litteraturnia).Bu cafede Puşkin'in balmumundan bir heykeli vardır.

Eserleri 

  • Ruslan i LyudmilaRuslan ve Ludmila (1820) (şiir)
  • Kavkazskiy PlennikKafkas Esiri (1822) (şiir)
  • Bakhchisarayskiy FontanBahçesaray Selsebili (1824) (şiir)
  • Tsygany, – Çingeneler(öyküsel şiir) (1827)
  • Poltava (1829)
  • Küçük Trajediler (1830)
  • Boris Godunov (1825) (drama)
  • Papaz ve uşağı Balda'nın hikâyesi (1830) (şiir)
  • Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkinaİvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (5 kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
  • Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
  • Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
  • Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
  • Pikovaya DamaMaça Kızı (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
  • Altın Horoz (1834, şiir)
  • Balıkçı ve Altın Balığın Hikayesi (1835, şiir)
  • Yevgeniy Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
  • Mednyy VsadnikBronz Süvari (1833, şiir)
  • Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
  • Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
  • KirdzhaliKırcali (kısa hikâye)
  • Gavriiliada
  • Istoriya Sela GoryukhinaGoryukhino Köyü'nün Hikayesi (bitirilmemiştir)
  • Stseny iz Rytsarskikh VremenŞövalye Hikayeleri
  • Yegipetskiye NochiMısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
  • K A.P. KernAP. Kern'ne (şiir)
  • Bratya RazboynikiHaydut Kardeşler (oyun)
  • Arap Petra VelikogoBüyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
  • Graf NulinKont Nulin
  • Zimniy vecherKış akşamı

Mevlânâ Celâleddin-i Belhi (Rumi)

Mevlânâ Celâleddin-i Belhi (Rumi)

Sufizmin önemli isimlerinden, Fars şair ve ilahiyatçı.
Doğumu
30 Eylül 1207(1207-09-30)
Belh, Afganistan
Ölümü
17 Aralık 1273 (66 yaşında)
Konya, Anadolu Selçuklu Devleti

 

Mevlânâ Celaleddin-i Belhi Rumi (Farsça:مولانا جلال الدین محمد رومی Mevlānā Celāl-ed-Dīn Muhammed Rūmī; d. 30 Eylül 1207 - ö. 17 Aralık 1273), İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir Fars[1][2](Bazı araştırmacının iddialarına göre Tacik)[3] kökenli şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsüdür.

Mevlânâ bugünkü Afganistan'da bulunan Belh'te doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harzemşahlar hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.[4] Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir. Babasına Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanının verilmesini kaynaklar Türk gelenekleri ile açıklamaktadır.[5]

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı için (o dönemde Anadolu'ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); "Efendimiz" manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir), dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O'na hizmet etmiştir.

 
//Yaşamı

Babasının ölümüne kadar olan dönem

Harzemşah hükümdarları Bahaeddin Veled'in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları İslam dininde var olmayan şeylere (bid'at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü İslam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş'e şikayet etti. Hükümdar, Razi'yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi'nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled'e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre bu davranışı "bir yerde iki sultan olmaz" diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213).

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî türbesi

Nişapur kentinde ünlü şeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celaleddin'e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin'i kastederek, yanındakilere "bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor" dedi. Bahaeddin Veled'e de, "umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır" diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname 'yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi'sinde Attar'dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir).

Kafile, Bağdat'ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan'a yöneldi. Hac dönüşü, Şam'dan Anadolu'ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende'de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin'in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende'de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled'i ve Celaleddin'i Konya'ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi'nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled'e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231'de Konya'da öldü ve Selçuklu Sarayı'nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı. Bu mesnevisi de böylece sona ermiş oldu

Babasının ölümünden sonraki dönem

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî Müzesi

Babasının vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin'in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya'daki bu buluşmada genç Celaleddin'i o çağda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiği başarıdan sonra "bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" dedi (Sultan Veled (Mevlânâ'nın oğlu) ünlü İbtidaname (Başlangıç Kitabı) adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya'da hocası Tirmizi'nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri'ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya'ya geldi ve Celaleddin'e "neden beni bırakmıyorsun?" diye sordu. O da hocasına "neden gitmek istiyorsun?" dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: "Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz". Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri'ye gitti ve 1241'de orada öldü. Celaleddin, Konya'ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa İçindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü.

Mevlânâ Türbesi'nin içerden görünüşü

Tebrizli Şems 

1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi: Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Hacı Bektaş Veli'nin Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya'da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesin'ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?" Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Bayezit'in sözü mü olur?" Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: "Neden Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da , Bayezit 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?" Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: "Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu". Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

Oradan, birlikte, Mevlânâ'nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ'nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl unutturmuştu. Şikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems'i ölümle bile tehtid ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ'ya Kur'an'dan bir ayet okudu. Ayet, "işte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır" anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti (1245).

İstanbul, Büyükçekmece'de bulunan bir Mevlana heykelciği

Tebrizli Şems'in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ'dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems'e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam'da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Şems'i alıp getirmek üzere acele Şam'a gittiler. Mevlânâ'nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled'in ricalarını kırmadı. Konya'ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ 'yı Tebrizli Şems'ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ'ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems'e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi'de vardı.

Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ'nın oğlu Alaeddin'in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled'in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü. Tebrizli Şems'in türbesi Hacı Bektaş Dergahı'nda diğer Horasan Alperenlerinin yanındadır.

Mevlânâ Türbesi (Yeşil kubbe)

.,

Selahattin Zerküb

Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özdeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Şems'in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb'u seçmişti. Tebrizli Şems'in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ'nın gözünde Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin'i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı duyulan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin'in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.

Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin'in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti.

Hüsamettin Çelebi

Selahattin'in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin'in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ'ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ'nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.

İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai'nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar'ın İlahiname 'sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kâğıt uzattı genç dostuna; Mesnevi 'nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim."

Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273'te de öldü. Mevlana'nın öldüğü gün olan 17 Aralık, düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan rabbine kavuşma günü olduğu için Şeb-i Arûs olarak anılır.


İlk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya'da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ'nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled'in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi'nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında İnas Çelebi olarak anılır.EN BÜYÜK EDEBİYATCILARIMIZDANDIR

 

2007 UNESCO Dünya Mevlana Yılı

Mevlânâ'nın 800.doğum yılı olan 2007 UNESCO tarafından dünya Mevlânâ yılı ilan edilmiştir. Bu karar Mozart yılı olan 2006'nın mart ayında alınmıştır.

Eserleri 

  • Mesnevi
  • Büyük Divan
  • Fihi Ma-Fih
  • Mecalis-i Seb'a (Mevlana'nın 7 vaazı)
  • Mektubat (Mektuplar)

Orhan Veli Kanık


Orhan Veli Kanık ( 1914)- (1950)

1914 yılında İstanbul’da doğdu.Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi (1932). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı (1935), Ankara’ya giderek PTT Umum Müdürlüğü’nde çalıştı (1936-1942), Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’na memur oldu (1945), oradan ayrılınca (1947) Yaprak dergisini çıkardı ( 1 Ocak 1949’dan 15 Haziran 1950’ye kadar 28 sayı çıktı, Son Yaprak adlı özel bir sayı ölümü üzerine arkadaşları tarafından çıkarıldı). 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Rumelihisarı mezarlığına gömüldü.

Kişiliğini belli eden ilk şiirlerini arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le birlikte Varlık dergisinde yayımlamaya başladı, büyük bir ilgi gördü, sağlığında kendinden çok bahsettiren şair oldu. Şiiri bir takım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtararak, daha kısa daha basit bir şekle soktu; yalın bir halk dili kullandı, gündelik sözlerle zaman zaman (Aralık 1936-15 Nisan 1940,38 şiir), çok kısa zamanda büyük yergi ve espriden faydalanarak, gündelik yaşantılar üzerine yazdı.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Garip (Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le beraber, 1941), Garip (yalnız kendi şiirleriyle, genişletilmiş 2. baskı,1945), Vazgeçemediğim (1945), Destan Gibi (1946), Yenisi (1947), Karşı (1949).

Sağlığında bu altı kitaba aldığı şiirleriyle, bu kitaplara girmemiş başka şiirleri, ölümünden sonra tek kitap halinde basıldı: Orhan veli, Bütün Şiirleri (1951).

Düzyazıları, eleştiri ve hikayeleri: Orhan Veli, Nesir Yazıları (1953, 2. b. Denize Doğru adıyla, 1970) adlı kitapta toplandı. La Fontaine’nin 49 fable’ini nazımla Türkçe’ye çeviren şair (La Fontaine Masalları, 2 kitap, 1943), aynı şekilde Nasrettin Hoca Hikayeleri (1949) adlı kitabında da Hoca’nın 72 fıkrasını nazma çevirdi. Çeviri kitaplarının sayısı 12’dir.

Asım Bezirci’nin derlediği çeviri şiirleri ise Çeviri Şiirler (1982) adıyla; düzyazıları da, yenide Bütün Yazılar I, II (1982) adıyla yayımlandı.
Orhan Veli/Bütün Eserleri dizisinin ilk kitabı Edebiyat Dünyamız (1975)’da şairin düzyazıları, konuşma ve röportajları (haz. Asım bezirci), ikinci kitapta Bütün Şiirleri (1975) derlendi.

HAKKINDA YAZILANLAR
Adnan Veli Kanık, ağabeyinin biyografisi ile basında çıkmış yazılarından seçme parçaları şu kitapta derledi: Orhan Veli İçin (1953).
Şair üzerine bir inceleme Asım Bezirci’nin, zengin bir bibliyografya da veren Orhan Veli Kanık adlı eseridir (1967).


ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
KAYIT ile Sitenizi UÇURUN ...
Pagerank