Sanatı bilen İslam'dan, İslam'ı bilen sanattan uzak !..
Yazar,
şair, araştırmacı ve öğretim üyesi İskender Pala, İslam ve Estetik
konusuna Batı'dan bir örnekle katılırken "Belki biz, 500 yıl geriye
dönüp, Endülüs'teki hoşgörü ortamını sağlamadan, zengin bir islam
estetiğinden söz edemeyiz," diyor. Pala, bu örnekle 'kültürlerarası
müsamaha'ya umutla işaret ediyor..
Edebiyatçı ve edebiyat araştırmacısı, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Zaman gazetesi
köşe yazarı Prof. İskender Pala, "İslam ve Estetik" konulu tartışma
dizimizin en son sürpriz konuğu oldu. Tartışmamıza okurlardan yönelen
ilgi üzerine kapısını çaldığımız Prof. Dr. Pala, İslam ve estetik
meselesini bayram arifesinde anlatırken, Evliya Çelebi'den klasik
müziğe ve İspanya'ya uzanan geniş ve umutlu bir perspektif çizdi. Pala
bu sırada, geleceğe bakmak için geçmişi de çok iyi anlamak gerektiğini
bizlere bir daha anımsatarak, İspanya'nın Endülüs macerasının İslam ve
estetik ilişkisi adına çok önemli bir örnek olarak önümüzde durduğunu
anlattı ve bize şu uyarıda bulundu: "İslamı bilenler sanattan, sanatı
bilenler ise İslamdan uzaklar."
-
Sabah Pazar olarak, bir süredir Murat Belge, Hasan Bülent Kahraman,
Hilmi Yavuz ve Beşir Ayvazoğlu gibi aydınlar ile, İslam ve estetik
kelimelerinin 85 yaşındaki modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti'nde nasıl bir araya getirilmekte olduğunu konuşmaktayız. Siz bu meseleyi nasıl yorumluyorsunuz?
-
İslam, tabiatta var olanın daha mükemmel halde insan ruhuna
yansıtılmasını esas alan; bu alanda estetik boyutu kendine mesele
edinmiş bir din olarak karşımızda duruyor; fakat zaman içinde
dindarlardaki eksiklik sebebiyle, birtakım çözülmeler oluşuyor. Son
80-100, hatta 150 yılı temel alarak konuşmak gerekirse, belki de İslamı
temsil eden o kesimin kendilerine has bir burjuvaziden uzak kalmaları
ve daha sonraları giderek daha da fakirleşmenin getirdiği sorunlarla
köylüleşmek adına, bu zengin değerlerden uzaklaşmaları sebebiyle belki
de estetik diye bir kaygılarının özellikle son 20-30 yıla baktığımızda
hiç kalmadığını görürüz. Bunun başlıca sebebi, ayakta durabilmek, var
olabilmek ve kendileri olabilmek mücadelesini tamamen maddi boyutta
yürütmek olarak görünüyor bana. Öyle ki, karnını doyuracak, bir şeyler
başaracak, toplum içinde kabul edilmiş bir kimlikle var olma mücadelesi
verecek ve üstelik de dışlanmışlık psikolojisini bir müddet içinde
taşıyarak bunu yapacak.
- Yani insanların ihtiyaç sıralamalarında bir değişiklik var ve söz konusu çözülmenin, eksilmenin temelinde de bu mu yatıyor?
-
Kulvarlar değişince, sıralamalar da değişiyor. Özellikle İslamı temsil
eden Müslüman kesimin -ki bu kesimi dindar kesimden ayırıyorum-
algılayıp yaşadığı Müslümanlık ile İslamiyet arasında bir sıkıntı
yaşadığı görülüyor. Yani İslamiyetin getirdiği o yüksek medeniyet
birikimi ve bakışını, Müslümanlar kaybetti. Bu, şuna benziyor; bir
bilgisayar programı var. Program mükemmel ama kullanıcısı acemi ya da
yetersiz. Böyle olunca program da kendiliğinden atıl vaziyete düşüyor.
Ve böylece ondan belki daha kötü bir program onun önünde
görünebiliyor...
-Bu durum geçmişten bu yana, bugünkü manzaraya nasıl aksediyor?
-
Bana göre İslam estetiğinde, vaktiyle iki şey esas konumdaydı.
Bunlardan biri minimize etmek, diğeri ise stilize etmekti. Minimize
etmek, ister istemez, tabiatta var olan bir şeyin daha az söz ve renk
ile görüntüyle, orijinalinden farklı biçimde algılanmasını sağlamaya
yönelikti. Bu, Ortaçağ İslam sanatçısını şöyle düşünmeye sevk etti:
"Ben tabiatta zaten var olan, yaratıcının yarattığı bir şeyi neden
birebir taklit edeyim ki? Eğer ben böyle bir taklitte bulunursam bunun
neresi sanat olabilir? Ben insani bakış açımla, bir kul olarak,
yaratıcının ortaya koyduğunu nasıl farklı görebilirim? Onun
zenginlikleri veya farklılıklarının başkalarına yansımasını nasıl
sağlayabilirim?" İşte bu durum, eski Mısır'da da vardı. Örneğin
resimlerin tek yüzlü, perspektiften uzak minyatüre yakın görüntüsü de
böyleydi. Böylece, gerek renklerle ilgili sanatlar, gerek söz
sanatları, bunlara bağlı olarak da, el sanatları daha minimize hale
dönüşmeye başladı. İslam sanatlarının pek çoğunu, mimari dışında bu tür
yoğunlaşmış, küçültülmüş alanlarda görürüz. Mesela bir beyit, şiirin
özü ve esasıdır. Ne söyleyecekseniz, bir beyit içerisinde söylemek
zorundasınız. Beyitler kendi içinde bir bütündür ve bazen, sanatçı uzun
manzumeler içinde bile, uzun bir Batılı roman konusunu beytin içine
sıkıştırmak zorunda kalır. İşte böyle bir davranış, İslam estetiğine
bir sıfat veya boya gibi sindirilmişken, son yüzyıllara gelinirken,
sözdeki, mimarideki ustalıkları yitirirken, hatta 'yağ satarım, bal
satarım, ustam öldü ben satarım' deyişinin kabul görmesi, insanları
yozlaştırmaya başladı. Halbuki ustası ölünce, ustasının sattığını
değil, daha iyisini satmak zorunda olduğunun farkına varamadı. Bu,
tabii sadece sanat alanındaki gelişmenin yozlaşması değil, aynı zamanda
devletin, ekonominin de güçten düşmesi ve zayıflamasıyla paralel bir
alandı.
- Tarihsel bir örnek verir misiniz?
- Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde
şu anlatılır: Bitlis Han'ı Abdal Han'ı tenkil için Hafız Ahmed Paşa
ordusuyla gönderildiğinde, bölgede bir savaş yaşanıyor. Savaş alanında
Bitlis Hanı'nın ganimetleri ele geçiriliyor ve bu ganimetler, savaş
mezatı yapılarak ordu içinde satılmaya başlanıyor. Satılacaklar
arasında kılıçlar, murassa hançerler ve güzel haliçeler, yemek
kitapları olduğu gibi, el yazması kitaplar da bulunuyor. Bunların
satılığa çıkarılması esnasında, içinde minyatür bulunan el yazmaları
yüksek fiyatlarla alıcı buluyor. Ama bu kişilerden biri, yazmalara
eşlik eden minyatürlerin bazılarının İslama aykırı, bazılarının ise
müstehcen olduğu iddiasıyla, bunları silmeye başlıyor. Bilirsiniz,
eskiden sayfalar aher ile düzlendiğinen, su veya tükürük ile
silinmeleri daha kolay olurdu. "Peki niye siliyorsun?" denildiğinde, o
şahıs 'İslama mugayirdir' cümlesini sarfediyordu. Bunun karşılığında,
Hafız Ahmed Paşa, "Sen bu sanatçının yaptığını nasıl karalar ve bunu
İslama nasıl mugayir görürsün?" diye, bu adamı cezalandırıyor ve
rütbelerini sökerek, ordudan ihraç ediyor. Şimdi çok müstehcen
resimlerden tutun, sözün değerini artırmak için hikâyeleri resmeden bir
gelenekten söz ediyoruz burada.
Bundan hangi sonucu çıkarıyorsunuz ?
- İslam
estetiği, aslında dinin her kademede daha güzel nasıl yaşanacağı
meselesini esas aldığındandır ki, tasavvufu biz işte tam da bu devrede
görüyoruz. Yani kaba sofuluktan tutun, rind bir hayata gelinceye kadar,
bir sıralama içinde, dindarların her birini memnun edecek bir yolun
oluşturulması meselesi olarak algılıyorum bunu ben. Bunu İslama
sindiren de, onun hoşgörülü bir dünyayı insanın, yani kulun
yorumlamasına açık bırakması. Bu açık bırakma bizde belki de bugün yok.
Bugün, dayatmalarımız ve köşelerimiz daha fazla; işte bu gün bu yüzden
İslam estetiğinin daha sığ bir alanını yaşıyoruz ve bu bize acı
veriyor. Çünkü hücre ve genlerimizde yer alan o güzelliğe ulaşmakta
zorlanıyoruz. Göstergelerimiz ve parametrelerimiz, oraya doğru
açılırken anlam bulmuyor. Bize, onları tam manasıyla bildirebilecek
altyapıyı uzun zaman boyunca göz ardı ettik. Bununla barışmadığımız
müddetçe, bu alanlara giden kapıları da açmamız zorlaşacak.
- Bunu nasıl sağlayacağız peki?
-
Her şeyden önce, herkesin karşılıklı olarak birbirini anlamasıyla.
Zaten, eğer estetik boyut, hayatı güzelleştirmek adına var ise, o zaman
onun ilk yolu, karşımızdakini anlamak ve onun gerek fikrine, gerek
şekline, gerekse uygulamalarına saygı duyabilmektir. İşte bunu
yaptığımız zaman bizim geriye doğru okuma ve edinimlerimize bir kapı
açılacak ve belki de insanların bugünkü manada ilgisiz kaldıkları
estetik alanlar yeniden değer bulmaya başlayacak. Mesela, bugünkü
dindarlardan resim müzayedesinde resim satın alabilecek insanlar
yetişmeye başlayacak. Bugün dindar kesim, sanata yönelik
zenginliklerini artık üç aşağı beş yukarı yoluna koymuş görünüyor.
Bundan sonra yapılabilecek çalışmalar, belki de onların yine aynı
boyutta sanata yönelmelerine sebep olabilecektir.
Biz,
Anadolu gibi içinde kat kat dosya bulunan bir klasör üzerinde
yaşıyoruz. Ortak değerleri hissettirebilirsek, sırtımızdaki heybenin
doluluğunu anlarız.
- İslam ve estetik alanındaki meselelere eğilebilmek üzerine öncelik sıralamanız nedir?
-
Benim için en göz önünde olan alanlar, İslami kimliği insanlara
hissettiren mimari yapılar, ikincisi de müzik. Müzik, hangi entelektüel
seviyede olursa olsun, herkesin ruhunda aynı şekilde etkili olan bir
alan. Bugün, bir halk müziği ile, sanat müziğinin, ya da pop müziği ile
Batı müziğinin veya klasik -modern müziğin vb., kendi değerlerine yoz
bakan bir halden çıkarılması lazım. İngiltere'de bir pop şarkıcısı,
eğer kendi kültürel kodlarından, mesela Yunan mitolojisinden bir ezgiyi
bir parçasında bulundursa, Batı dünyasında alkış alabilir. Ama mesela,
bizde bir pop şarkıcısı, farz-ı muhal, şarkısının içerisine bir hadis
koysa belki de müzik piyasasında kazandığı yeri ondan geri alabilir. Bu
alanda çalışma yapmak lazım. Zaten küresel düzeyde yaşanan medeniyetler
çatışması da bizi buna yönlendiriyor. Bizim, kendi kültürel
değerlerimizi öne çıkarma alanında bazı çalışmalar yapmamız gerek.
Müzik alanında kaliteli eserler verebilirsek, bir film müziğinden
tutun, ilahilerin de, konçerto veya oratoryonun da, insana aynı ortak
değerleri hissettirebilmesine kadar, bunu başarabilirsek, o zaman
sırtımızda taşıdığımız heybenin dolu olduğunu anlayacağız. Bunun için
bir zemin de vardır. Biz, Anadolu gibi, içinde kat kat dosya olan bir
klasörün üzerinde yaşıyoruz çünkü...
- Türkiye bu bakımdan kendi kendine, biricik bir örnek gibi duruyor...
-
Bir defa, içinde yaşadığımız toplumun, gelenekten getirdiği algılarıyla
bugün yaşadığı modern hayat kendi içinde çatışmalar gösteriyor. Mesela
Sünni kesim, Türkiye'de
bağlamadan uzak durmuş; Alevi kesim ise bağlamayı dininin bir tür
enstrümanı haline getirmiştir. Sünni kesimde siz müziği, klasik biçimde
bilgi ve entelektüel birikimle yaparsınız; Alevi kesimde ise bu
'Hüdainabid'dir; bir duyuşla, hissedişle bunları yaparsınız. Bunu,
gayrimüslimler, farklı algılayışlar ile ırklar ve tonlar olarak da
çoğaltabiliriz...
- Bunda bir problem mi var?
- 'Problem' şu; Türkiye'de
bir laik rejim var ve bu laik rejim, tüm grup ve kurumların
birbirlerine karşılıklı olarak dini baskı yapmamasını öncelemeli. Bu
böyle olursa, bu baskı unsurunun herkesin kurtulduğu bir ortama, belki
15-16. yüzyıl Endülüsü'ne dönebiliriz. Orada, Hıristiyan, Musevi ve
Müslüman kesimlerin birbirlerine yaklaşımları, o dönemdeki İslami
estetik anlayışı oldukça yükseltmiştir. Neden? Çünkü, yaşadığınız ortak
toplumun zenginliklerini de kabul edersiniz. O dönemin aslında dünya
entelijansiyasının gündeminden kaçan veya kaçırılan bir alanı daha
vardı: 13-14. yüzyılda Endülüs Müslümanlarının ürettiği Roma ve Latin
bilgisi, daha önce gelenekten insanlığa yansıyan tüm bilgi, yani
Avrupa'da kaybedilmiş, yakılmış malum bilginin tercümeleri şeklinde,
İslam kültürüne zaten yansıtılmıştı. Bunlar da daha sonra Granada,
Endülüs ve Cordoba'dan tekrar Batı dillerine çevrilerek Rönesans ve
Reform hareketlerinin kendi içinde yapılanmasını sağlayan alanlar oldu.
Şimdi, özetlediğiniz bu manzara olumlu mu, olumsuz mu alınmalı?
-
Burada manzara şöyledir aslında: Sanatı bilenler İslamdan, İslamı
bilenler ise sanattan uzaktır. Bu, bir kırılma noktasıdır. Bizim bu iki
arada bir sancımız var ve bu toplum bu sancıyı atmadığı sürece de,
birbiriyle barışık şekilde yaşamayı başaramayacak. Örneğin sanatla
ilgili alanlarda İslami değerlerin hor ve hakir görülmediği bir sanat
alanı düşünüyorum ben. Dindar bir aile, tiyatroya gittiğinde kendi
kutsallarına hakaret edilmediği bir tiyatro seyredebilmeli. Burada,
tiyatroyu üretenlerin bunu dikkate almaları gerekiyor. Öbür taraftan
da, belli bir gelire sahip olan dindar bir kesimin, tiyatroya gidecek
anlayışa sahip olmaları lazım; bu da onların görevidir. Bu örneği
sanatın öteki alanlarına kaydırabiliriz. Örneğin, resimden rahatsız
olan kişi, kendi kutsalına zarar veren ne görüyor orada ki, bundan
kaçıyor... Bir baba ailesiyle sinemaya gittiğinde, belli bir sahne
gelince evladı yanındayken niçin başını eğmek zorunda kalabiliyor...vb.
Bu alanların, karşılıklı zedelenmeden ortadan kaldırılması halinde,
toplumumuzda gerçek bir İslami estetikten söz edilebilir. Bunun için de
bir hayli zaman lazımdır.
Endülüs, bir hafıza kaynağı gibi sanki.
-
Evet. İşte bu hafıza deposu zamanında, en güzel estetik boyuta
ulaşıldı. Bugün hangi İslam ülkesinde bir dini yapı görürseniz, bunun
bir çizgisinin İspanya'dan, Endülüs'ten oraya bir ilhamla geldiğini
görebilirsiniz. Doğuya ait kubbe ve minare üslubunun, nasıl ki
Osmanlı'da Sinan'ı yetiştirip zirve yaptığını kıyas kabul edersek, Batı
dünyasında da, İslam'ın Endülüs'ten yayılarak 'mağrip' dünyasını,
Afrika'yı etkilediğini söyleyebiliriz. Belki biz, 500 yıl geriye dönüp,
Endülüs'teki hoşgörü ortamını sağlamadan, zengin bir İslam estetiğinden
söz edemeyiz. Burada müsamaha yani birbirine karşılıklı güzel bakma,
bugünkü deyimle empati duygusu çok önemlidir. Eşit şartlarda birbirine
yakın durmak çok önemlidir. Böyle olursa, bundan sonra yapılacak
mabetlerin çirkin olanını biz de herkes gibi yozlaşmış görür, hangi din
veya kültür bağlamında olursa olsun, eğer estetikten yoksunsa bir
satıcının veya kötü ezan okuyorsa bir müezzinin ezanı bu şekilde
okumamasını ister hale gelebiliriz.
27 Eylül
2008 tarihli Sabah Gazetesi'nin "Pazar" isimli ekinden Evrim Altuğ'un
röportajından alıntılanmıştır!..