| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Ölü Ozanlar Derneği

edebiyat ve şiir üzerine gençlik çalışmaları

7 "iskender pala" etiketi kullanan gönderi "iskender pala" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

İskender Pala

Profesör Doktor İskender Pala (8 Haziran 1958 Uşak), edebiyatçı ve edebiyat araştırmacısıdır. Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalar ile tanındı. İstanbul’da ikamet eden yazar 3 çocuk babasıdır.

İlkokul’ u Uşak’ta ki Cumhuriyet İlköğretim okulu’nda bitirdi. Lise’yi Kütahya’ da ki Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı Lisans Tez çalışması ;Câmiu'n-Nezâir’dir. Doktora çalışmasını ise yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı; Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında Doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde Profesör oldu...

Okuma hayatına Peyami Safa’nın eserleri ile başladığını belirten yazar, ilk okuduğu kitapların 9. Hariciye Koğuşu ve Yalnızız olduğunu söylüyor. Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekrem okunduktan sonra, Osmanlı Tarihi ve Edebiyatla tanışması Erzurum ve İstanbul’da ki üniversite yıllarına denk gelmiş.

Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’ de Şairane adlı programı sunan yazar; TRT 2 de Divançe adlı programı hazırladı. Şu anda Zaman gazetesinde Kültür-Sanat sayfasında köşe yazıları yayınlanmaktadır.

Düzenli olarak Altunizade ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde Divan Şiiri Saati adı ile etkinlikleri olup sık sık okur günleri de düzenlemektedir.

  • 1979-1982 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Seminer Kütüphane.Memuru
  • 1982-1984 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı'nda teğmen
  • 1984-1986 Üsteğmen
  • 196-197 Boğaziçi Üniversitesinde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi
  • 1987-1994 Yüzbaşı, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri
  • 1994-1996 Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi
  • 1996-1997 Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fak. Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği
  • 1997 Öğretim yılı İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi

 

Eserleri [değiştir]

  • Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü
  • Kronolojik Divan Şiiri Antolojisi
  • Akademik Divan Şiiri Araştırmaları
  • Divan Edebiyatı
  • Atasözleri Sözlüğü
  • Müstesna Güzeller
  • Şairlerin Dilinden
  • Aşina Güzeller
  • Ah Mine’l-Aşk
  • Efsane Güzeller
  • Kudemanın Kırk Atlısı
  • Kırklar Meclisi
  • Şiirler Şairler Meclisler
  • Şi’r-i Kadim
  • …Ve Gazel Yeniden
  • Perişan Gazeller
  • Peri-şan Güzeller
  • İki Dirhem Bir Çekirdek
  • Ayine
  • Gözgü
  • Tavan Arası
  • Kahve Molası
  • Güldeste
  • Gül Şiirleri
  • Hayriyye
  • Hilye-i Saadet
  • Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk
  • Kadılar Kitabı
  • Kırk Güzeller Çeşmesi
  • Kitab-ı Aşk
  • Kırk Ambar
  • Mir'at
  • Leyla ile Mecnun
Resmi Web Sitesi http://www.iskenderpala.net

Yunus'ta Aşk

Aşk!..

Tıpkı nefes gibi, zaman gibi, güzellik gibi...
Hep var ve ebedi var olacak.
Çünki kaynağı ezelidir onun. "Canlar canını bulan"dır elbette "Bu canıma yağma olsun" diyebilen. Bestami Hazretlerinin diliyle: "O, aramakla bulunmaz; ancak bulanlar, yine de arayanlar"dır elbet.
   Yunus Emre bir aşk adamı, bütün çağların en muhteşem aşıklarının ser-halkası. Allah aşkına tutulmuş, sonra da o ummanlara sığmayan aşkını insanlar için coşturup taşırmış, bütün mutasavvıf şairler gibi baştan sona aşkı tekellüm etmiştir onu. "Aşk gelicek cümle eksikler biter" demesi bu yüzdendir. O, iç dinamizmini bu aşk ile diri tutup halk arasında kendine bir aşk mabedi inşa eden adamdır. Bu mabedde cümle yollar hakikate çıkar ve bütün aşklar Mutlak varlığa ulaşır. Kendi basit hayatı içinde yalın bir anlatım ve ritmik bir eda ile devamlı aşkı tekrarlar ve "aşksız olımazın" dediği gibi kimseciklerin de aşksız olmasına gönlü razı gelmez. "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" diye dalıp içinde kaybolduğu o yüce sevgide Vahdet-i vücud'u yaşayıp bütün ikilikleri inkar ile bir Tek olana vuslatı arayan Yunus, insanlığın manasını aşkta bulur. Dünya aşk üzerine kurulmuştur ve aşk olmadan durması mümkün değildir. Yaratılanın Yaratıcı'yla tamamlanması, varlığın sırrı, kainatın idraki ve kemal, ancak aşk ile mümkündür. Aşk ki hakikattir, ölüm ona ilişemez.
   Yunus'a göre aşk, İlahi'dir ve yaratılışın sırrını taşır. Bu bakımdan bütün cihanı kuşatmıştır. Sarhoşluğu ve coşkunluğu ile insan olmanın tecellisi aşkta görülür. Aşık bir harabeye dönmedikçe aşkı hissetmiş sayılmaz. Aşkı hissettikten sonra da bütün kınanmışlıklar, bütün ayıplamalar onun için boştur. Aşk çıplak hakikattir ve ne dünyayı, ne de maddeyi ayakta bırakır. Aşktan şikayet edilemediği gibi aşka yine ancak kendisinden derman erişebilir. Aşk, sahili olmayan bir deniz misali benliği yutar, kendinde eritir ve sırrını asla ham gönüllere açmaz. Aşkın olduğu yerde ilim bir hiçtir ve aşksız iman taş misali kurudur, katıdır. Bilineni unutturan da, boşaltıp yeniden dolduran da aşktır. Aşkta menfaatten söz edilemez; ancak uğruna feda olunabilinir. Böylece bütün menfiler müspete dönüşür, kuruları yeşertir, durgunu coşturur.
Aşk bir güzel ahlaktır. Aşık ki idrak eder, o asla yok olası değildir. Aşk, bir hakikattir ki bütün hakikatleri ortaya çıkarır.
Kısacası aşk varlığı eriten varlıktır ve
"Aşk oldur ki Hakk'ı seve." 
İskender Pala

 

İskender Pala ile "Günümüz Türkiye'sinde İslam ve Estetik" üzerine yapılmış röportajı sunuyoruz!

ip

Sanatı bilen İslam'dan, İslam'ı bilen sanattan uzak !..

Yazar, şair, araştırmacı ve öğretim üyesi İskender Pala, İslam ve Estetik konusuna Batı'dan bir örnekle katılırken "Belki biz, 500 yıl geriye dönüp, Endülüs'teki hoşgörü ortamını sağlamadan, zengin bir islam estetiğinden söz edemeyiz," diyor. Pala, bu örnekle 'kültürlerarası müsamaha'ya umutla işaret ediyor..

Edebiyatçı ve edebiyat araştırmacısı, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Zaman gazetesi köşe yazarı Prof. İskender Pala, "İslam ve Estetik" konulu tartışma dizimizin en son sürpriz konuğu oldu. Tartışmamıza okurlardan yönelen ilgi üzerine kapısını çaldığımız Prof. Dr. Pala, İslam ve estetik meselesini bayram arifesinde anlatırken, Evliya Çelebi'den klasik müziğe ve İspanya'ya uzanan geniş ve umutlu bir perspektif çizdi. Pala bu sırada, geleceğe bakmak için geçmişi de çok iyi anlamak gerektiğini bizlere bir daha anımsatarak, İspanya'nın Endülüs macerasının İslam ve estetik ilişkisi adına çok önemli bir örnek olarak önümüzde durduğunu anlattı ve bize şu uyarıda bulundu: "İslamı bilenler sanattan, sanatı bilenler ise İslamdan uzaklar."

- Sabah Pazar olarak, bir süredir Murat Belge, Hasan Bülent Kahraman, Hilmi Yavuz ve Beşir Ayvazoğlu gibi aydınlar ile, İslam ve estetik kelimelerinin 85 yaşındaki modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti'nde nasıl bir araya getirilmekte olduğunu konuşmaktayız. Siz bu meseleyi nasıl yorumluyorsunuz?


- İslam, tabiatta var olanın daha mükemmel halde insan ruhuna yansıtılmasını esas alan; bu alanda estetik boyutu kendine mesele edinmiş bir din olarak karşımızda duruyor; fakat zaman içinde dindarlardaki eksiklik sebebiyle, birtakım çözülmeler oluşuyor. Son 80-100, hatta 150 yılı temel alarak konuşmak gerekirse, belki de İslamı temsil eden o kesimin kendilerine has bir burjuvaziden uzak kalmaları ve daha sonraları giderek daha da fakirleşmenin getirdiği sorunlarla köylüleşmek adına, bu zengin değerlerden uzaklaşmaları sebebiyle belki de estetik diye bir kaygılarının özellikle son 20-30 yıla baktığımızda hiç kalmadığını görürüz. Bunun başlıca sebebi, ayakta durabilmek, var olabilmek ve kendileri olabilmek mücadelesini tamamen maddi boyutta yürütmek olarak görünüyor bana. Öyle ki, karnını doyuracak, bir şeyler başaracak, toplum içinde kabul edilmiş bir kimlikle var olma mücadelesi verecek ve üstelik de dışlanmışlık psikolojisini bir müddet içinde taşıyarak bunu yapacak.

-
Yani insanların ihtiyaç sıralamalarında bir değişiklik var ve söz konusu çözülmenin, eksilmenin temelinde de bu mu yatıyor?
- Kulvarlar değişince, sıralamalar da değişiyor. Özellikle İslamı temsil eden Müslüman kesimin -ki bu kesimi dindar kesimden ayırıyorum- algılayıp yaşadığı Müslümanlık ile İslamiyet arasında bir sıkıntı yaşadığı görülüyor. Yani İslamiyetin getirdiği o yüksek medeniyet birikimi ve bakışını, Müslümanlar kaybetti. Bu, şuna benziyor; bir bilgisayar programı var. Program mükemmel ama kullanıcısı acemi ya da yetersiz. Böyle olunca program da kendiliğinden atıl vaziyete düşüyor. Ve böylece ondan belki daha kötü bir program onun önünde görünebiliyor...

-
Bu durum geçmişten bu yana, bugünkü manzaraya nasıl aksediyor?
- Bana göre İslam estetiğinde, vaktiyle iki şey esas konumdaydı. Bunlardan biri minimize etmek, diğeri ise stilize etmekti. Minimize etmek, ister istemez, tabiatta var olan bir şeyin daha az söz ve renk ile görüntüyle, orijinalinden farklı biçimde algılanmasını sağlamaya yönelikti. Bu, Ortaçağ İslam sanatçısını şöyle düşünmeye sevk etti: "Ben tabiatta zaten var olan, yaratıcının yarattığı bir şeyi neden birebir taklit edeyim ki? Eğer ben böyle bir taklitte bulunursam bunun neresi sanat olabilir? Ben insani bakış açımla, bir kul olarak, yaratıcının ortaya koyduğunu nasıl farklı görebilirim? Onun zenginlikleri veya farklılıklarının başkalarına yansımasını nasıl sağlayabilirim?" İşte bu durum, eski Mısır'da da vardı. Örneğin resimlerin tek yüzlü, perspektiften uzak minyatüre yakın görüntüsü de böyleydi. Böylece, gerek renklerle ilgili sanatlar, gerek söz sanatları, bunlara bağlı olarak da, el sanatları daha minimize hale dönüşmeye başladı. İslam sanatlarının pek çoğunu, mimari dışında bu tür yoğunlaşmış, küçültülmüş alanlarda görürüz. Mesela bir beyit, şiirin özü ve esasıdır. Ne söyleyecekseniz, bir beyit içerisinde söylemek zorundasınız. Beyitler kendi içinde bir bütündür ve bazen, sanatçı uzun manzumeler içinde bile, uzun bir Batılı roman konusunu beytin içine sıkıştırmak zorunda kalır. İşte böyle bir davranış, İslam estetiğine bir sıfat veya boya gibi sindirilmişken, son yüzyıllara gelinirken, sözdeki, mimarideki ustalıkları yitirirken, hatta 'yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım' deyişinin kabul görmesi, insanları yozlaştırmaya başladı. Halbuki ustası ölünce, ustasının sattığını değil, daha iyisini satmak zorunda olduğunun farkına varamadı. Bu, tabii sadece sanat alanındaki gelişmenin yozlaşması değil, aynı zamanda devletin, ekonominin de güçten düşmesi ve zayıflamasıyla paralel bir alandı.

-
Tarihsel bir örnek verir misiniz?
- Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde şu anlatılır: Bitlis Han'ı Abdal Han'ı tenkil için Hafız Ahmed Paşa ordusuyla gönderildiğinde, bölgede bir savaş yaşanıyor. Savaş alanında Bitlis Hanı'nın ganimetleri ele geçiriliyor ve bu ganimetler, savaş mezatı yapılarak ordu içinde satılmaya başlanıyor. Satılacaklar arasında kılıçlar, murassa hançerler ve güzel haliçeler, yemek kitapları olduğu gibi, el yazması kitaplar da bulunuyor. Bunların satılığa çıkarılması esnasında, içinde minyatür bulunan el yazmaları yüksek fiyatlarla alıcı buluyor. Ama bu kişilerden biri, yazmalara eşlik eden minyatürlerin bazılarının İslama aykırı, bazılarının ise müstehcen olduğu iddiasıyla, bunları silmeye başlıyor. Bilirsiniz, eskiden sayfalar aher ile düzlendiğinen, su veya tükürük ile silinmeleri daha kolay olurdu. "Peki niye siliyorsun?" denildiğinde, o şahıs 'İslama mugayirdir' cümlesini sarfediyordu. Bunun karşılığında, Hafız Ahmed Paşa, "Sen bu sanatçının yaptığını nasıl karalar ve bunu İslama nasıl mugayir görürsün?" diye, bu adamı cezalandırıyor ve rütbelerini sökerek, ordudan ihraç ediyor. Şimdi çok müstehcen resimlerden tutun, sözün değerini artırmak için hikâyeleri resmeden bir gelenekten söz ediyoruz burada.

 

Bundan hangi sonucu çıkarıyorsunuz ?
- İslam estetiği, aslında dinin her kademede daha güzel nasıl yaşanacağı meselesini esas aldığındandır ki, tasavvufu biz işte tam da bu devrede görüyoruz. Yani kaba sofuluktan tutun, rind bir hayata gelinceye kadar, bir sıralama içinde, dindarların her birini memnun edecek bir yolun oluşturulması meselesi olarak algılıyorum bunu ben. Bunu İslama sindiren de, onun hoşgörülü bir dünyayı insanın, yani kulun yorumlamasına açık bırakması. Bu açık bırakma bizde belki de bugün yok. Bugün, dayatmalarımız ve köşelerimiz daha fazla; işte bu gün bu yüzden İslam estetiğinin daha sığ bir alanını yaşıyoruz ve bu bize acı veriyor. Çünkü hücre ve genlerimizde yer alan o güzelliğe ulaşmakta zorlanıyoruz. Göstergelerimiz ve parametrelerimiz, oraya doğru açılırken anlam bulmuyor. Bize, onları tam manasıyla bildirebilecek altyapıyı uzun zaman boyunca göz ardı ettik. Bununla barışmadığımız müddetçe, bu alanlara giden kapıları da açmamız zorlaşacak.

- Bunu nasıl sağlayacağız peki?

- Her şeyden önce, herkesin karşılıklı olarak birbirini anlamasıyla. Zaten, eğer estetik boyut, hayatı güzelleştirmek adına var ise, o zaman onun ilk yolu, karşımızdakini anlamak ve onun gerek fikrine, gerek şekline, gerekse uygulamalarına saygı duyabilmektir. İşte bunu yaptığımız zaman bizim geriye doğru okuma ve edinimlerimize bir kapı açılacak ve belki de insanların bugünkü manada ilgisiz kaldıkları estetik alanlar yeniden değer bulmaya başlayacak. Mesela, bugünkü dindarlardan resim müzayedesinde resim satın alabilecek insanlar yetişmeye başlayacak. Bugün dindar kesim, sanata yönelik zenginliklerini artık üç aşağı beş yukarı yoluna koymuş görünüyor. Bundan sonra yapılabilecek çalışmalar, belki de onların yine aynı boyutta sanata yönelmelerine sebep olabilecektir.

Biz, Anadolu gibi içinde kat kat dosya bulunan bir klasör üzerinde yaşıyoruz. Ortak değerleri hissettirebilirsek, sırtımızdaki heybenin doluluğunu anlarız.

- İslam ve estetik alanındaki meselelere eğilebilmek üzerine öncelik sıralamanız nedir?
- Benim için en göz önünde olan alanlar, İslami kimliği insanlara hissettiren mimari yapılar, ikincisi de müzik. Müzik, hangi entelektüel seviyede olursa olsun, herkesin ruhunda aynı şekilde etkili olan bir alan. Bugün, bir halk müziği ile, sanat müziğinin, ya da pop müziği ile Batı müziğinin veya klasik -modern müziğin vb., kendi değerlerine yoz bakan bir halden çıkarılması lazım. İngiltere'de bir pop şarkıcısı, eğer kendi kültürel kodlarından, mesela Yunan mitolojisinden bir ezgiyi bir parçasında bulundursa, Batı dünyasında alkış alabilir. Ama mesela, bizde bir pop şarkıcısı, farz-ı muhal, şarkısının içerisine bir hadis koysa belki de müzik piyasasında kazandığı yeri ondan geri alabilir. Bu alanda çalışma yapmak lazım. Zaten küresel düzeyde yaşanan medeniyetler çatışması da bizi buna yönlendiriyor. Bizim, kendi kültürel değerlerimizi öne çıkarma alanında bazı çalışmalar yapmamız gerek. Müzik alanında kaliteli eserler verebilirsek, bir film müziğinden tutun, ilahilerin de, konçerto veya oratoryonun da, insana aynı ortak değerleri hissettirebilmesine kadar, bunu başarabilirsek, o zaman sırtımızda taşıdığımız heybenin dolu olduğunu anlayacağız. Bunun için bir zemin de vardır. Biz, Anadolu gibi, içinde kat kat dosya olan bir klasörün üzerinde yaşıyoruz çünkü...

- Türkiye bu bakımdan kendi kendine, biricik bir örnek gibi duruyor...
- Bir defa, içinde yaşadığımız toplumun, gelenekten getirdiği algılarıyla bugün yaşadığı modern hayat kendi içinde çatışmalar gösteriyor. Mesela Sünni kesim, Türkiye'de bağlamadan uzak durmuş; Alevi kesim ise bağlamayı dininin bir tür enstrümanı haline getirmiştir. Sünni kesimde siz müziği, klasik biçimde bilgi ve entelektüel birikimle yaparsınız; Alevi kesimde ise bu 'Hüdainabid'dir; bir duyuşla, hissedişle bunları yaparsınız. Bunu, gayrimüslimler, farklı algılayışlar ile ırklar ve tonlar olarak da çoğaltabiliriz...

- Bunda bir problem mi var?
- 'Problem' şu; Türkiye'de bir laik rejim var ve bu laik rejim, tüm grup ve kurumların birbirlerine karşılıklı olarak dini baskı yapmamasını öncelemeli. Bu böyle olursa, bu baskı unsurunun herkesin kurtulduğu bir ortama, belki 15-16. yüzyıl Endülüsü'ne dönebiliriz. Orada, Hıristiyan, Musevi ve Müslüman kesimlerin birbirlerine yaklaşımları, o dönemdeki İslami estetik anlayışı oldukça yükseltmiştir. Neden? Çünkü, yaşadığınız ortak toplumun zenginliklerini de kabul edersiniz. O dönemin aslında dünya entelijansiyasının gündeminden kaçan veya kaçırılan bir alanı daha vardı: 13-14. yüzyılda Endülüs Müslümanlarının ürettiği Roma ve Latin bilgisi, daha önce gelenekten insanlığa yansıyan tüm bilgi, yani Avrupa'da kaybedilmiş, yakılmış malum bilginin tercümeleri şeklinde, İslam kültürüne zaten yansıtılmıştı. Bunlar da daha sonra Granada, Endülüs ve Cordoba'dan tekrar Batı dillerine çevrilerek Rönesans ve Reform hareketlerinin kendi içinde yapılanmasını sağlayan alanlar oldu.

Şimdi, özetlediğiniz bu manzara olumlu mu, olumsuz mu alınmalı?
- Burada manzara şöyledir aslında: Sanatı bilenler İslamdan, İslamı bilenler ise sanattan uzaktır. Bu, bir kırılma noktasıdır. Bizim bu iki arada bir sancımız var ve bu toplum bu sancıyı atmadığı sürece de, birbiriyle barışık şekilde yaşamayı başaramayacak. Örneğin sanatla ilgili alanlarda İslami değerlerin hor ve hakir görülmediği bir sanat alanı düşünüyorum ben. Dindar bir aile, tiyatroya gittiğinde kendi kutsallarına hakaret edilmediği bir tiyatro seyredebilmeli. Burada, tiyatroyu üretenlerin bunu dikkate almaları gerekiyor. Öbür taraftan da, belli bir gelire sahip olan dindar bir kesimin, tiyatroya gidecek anlayışa sahip olmaları lazım; bu da onların görevidir. Bu örneği sanatın öteki alanlarına kaydırabiliriz. Örneğin, resimden rahatsız olan kişi, kendi kutsalına zarar veren ne görüyor orada ki, bundan kaçıyor... Bir baba ailesiyle sinemaya gittiğinde, belli bir sahne gelince evladı yanındayken niçin başını eğmek zorunda kalabiliyor...vb. Bu alanların, karşılıklı zedelenmeden ortadan kaldırılması halinde, toplumumuzda gerçek bir İslami estetikten söz edilebilir. Bunun için de bir hayli zaman lazımdır.

Endülüs, bir hafıza kaynağı gibi sanki.
- Evet. İşte bu hafıza deposu zamanında, en güzel estetik boyuta ulaşıldı. Bugün hangi İslam ülkesinde bir dini yapı görürseniz, bunun bir çizgisinin İspanya'dan, Endülüs'ten oraya bir ilhamla geldiğini görebilirsiniz. Doğuya ait kubbe ve minare üslubunun, nasıl ki Osmanlı'da Sinan'ı yetiştirip zirve yaptığını kıyas kabul edersek, Batı dünyasında da, İslam'ın Endülüs'ten yayılarak 'mağrip' dünyasını, Afrika'yı etkilediğini söyleyebiliriz. Belki biz, 500 yıl geriye dönüp, Endülüs'teki hoşgörü ortamını sağlamadan, zengin bir İslam estetiğinden söz edemeyiz. Burada müsamaha yani birbirine karşılıklı güzel bakma, bugünkü deyimle empati duygusu çok önemlidir. Eşit şartlarda birbirine yakın durmak çok önemlidir. Böyle olursa, bundan sonra yapılacak mabetlerin çirkin olanını biz de herkes gibi yozlaşmış görür, hangi din veya kültür bağlamında olursa olsun, eğer estetikten yoksunsa bir satıcının veya kötü ezan okuyorsa bir müezzinin ezanı bu şekilde okumamasını ister hale gelebiliriz.

      27 Eylül 2008 tarihli Sabah Gazetesi'nin "Pazar" isimli ekinden Evrim Altuğ'un röportajından alıntılanmıştır!..                    

Gül

     Divan edebiyatı bülbülden ayrı düşünülemez. O, şakıyışlarıyla ağlayıp inleyen, durmadan sevgilisinin güzelliklerini anlatan ve ona aşk sözleri arzeden bir âşığın timsâlidir. Bazan âşığın kendisi, bazan canı, bazan da gönlü olur. Bülbül güle âşık kabûl edilir. Bu durumuyla âşığa çok benzer. Üstelik güzel sesi de aşığın güzel  sözleri, şiirleridir. Nasıl bülbül gülsüz olamazsa, aşık da mâşûksuz olmaz. Gülün dikenleri nasıl bülbülün çiğerini delerse, sevgilinin eziyetleri de âşığın bağrını deler. Kısaca bülbülün her özelliği âşıkta mevcuttur.

          Bülbül seher  vaktinde gülü karşısına alarak öter. Gül, onun için yaprakları yeni açılmış bir kitaptır. Gül, onun için yaprakları yeni açılmış bir kitaptır. Âdeta bülbül o kitabı okur. Bülbülün bütün neşesi gül ile kaimdir. Gülden ayrı olunca inleyişler içinde kalır.Gülü görünce mest olur. Onun sıfatları, hoş-nevâ, gûyâ, medhhân, bîçare ve şeydâlıktır:Bütün bu sıfatlarıyla o, güzeli ve güzelliği övmede bir üstâddır. Ama bazan şâir bu konuda bülbüle ders okutur.

        Gül, nâz; bülbül, niyâz için yaratılmış gibidir. Bülbül bütün bu niyâzlarıyla bir destan yazmaktadır. Bu destanın içinde gözyaşı vardır, ciğer kanı da. Her yeri elem, acı, cevr ü cefâ doludur.

       Gül ü Bülbül ve Babülnâme adlı alegorik mesnevilerde (msl.Bakaî ve Kara Fazlî’nin eserleri)bülbülün bütün bu özellikleri daha belirgindir.

   Osman Nevres tarafından kaleme alınmış bir şarkıda bülbül ile gül anlatılmaktadır.

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

 

Gördüm açılırken bu seher goncayı  hâra

Sordum nola bu cevr ü cefa bülbül-i zârâ

Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Nedîm’İn mezar taşında şu beyit yazılıdır:

Ey Nedîm ey bülbül-i şeydâ niçin hâmûşsun

          Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar var idi            

İskender  PalaKırmızı gülAnsiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü  

Bülbül

Divan edebiyatı bülbülden ayrı düşünülemez. O, şakıyışlarıyla ağlayıp inleyen, durmadan sevgilisinin güzelliklerini anlatan ve ona aşk sözleri arzeden bir âşığın timsâlidir. Bazan âşığın kendisi, bazan canı, bazan da gönlü olur. Bülbül güle âşık kabûl edilir. Bu durumuyla âşığa çok benzer. Üstelik güzel sesi de aşığın güzel  sözleri, şiirleridir. Nasıl bülbül gülsüz olamazsa, aşık da mâşûksuz olmaz. Gülün dikenleri nasıl bülbülün çiğerini delerse, sevgilinin eziyetleri de âşığın bağrını deler. Kısaca bülbülün her özelliği âşıkta mevcuttur.

          Bülbül seher  vaktinde gülü karşısına alarak öter. Gül, onun için yaprakları yeni açılmış bir kitaptır. Gül, onun için yaprakları yeni açılmış bir kitaptır. Âdeta bülbül o kitabı okur. Bülbülün bütün neşesi gül ile kaimdir. Gülden ayrı olunca inleyişler içinde kalır.Gülü görünce mest olur. Onun sıfatları, hoş-nevâ, gûyâ, medhhân, bîçare ve şeydâlıktır:Bütün bu sıfatlarıyla o, güzeli ve güzelliği övmede bir üstâddır. Ama bazan şâir bu konuda bülbüle ders okutur.

        Gül, nâz; bülbül, niyâz için yaratılmış gibidir. Bülbül bütün bu niyâzlarıyla bir destan yazmaktadır. Bu destanın içinde gözyaşı vardır, ciğer kanı da. Her yeri elem, acı, cevr ü cefâ doludur.

       Gül ü Bülbül ve Babülnâme adlı alegorik mesnevilerde (msl.Bakaî ve Kara Fazlî’nin eserleri)bülbülün bütün bu özellikleri daha belirgindir.

   Osman Nevres tarafından kaleme alınmış bir şarkıda bülbül ile gül anlatılmaktadır.

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

 

Gördüm açılırken bu seher goncayı  hâra

Sordum nola bu cevr ü cefa bülbül-i zârâ

Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Nedîm’İn mezar taşında şu beyit yazılıdır:

Ey Nedîm ey bülbül-i şeydâ niçin hâmûşsun

          Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar var idi            

İskender  PalaKırmızı gülAnsiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü  

 

Hasret...

Hasret...

      Ayrılık acısı, üzüntü, inleme, özleyiş, ele geçirilemeyen bir şey için üzülme. Divân şiirinde hicrân da aynı anlamda kullanılır. Âşığın en büyük derdi ve dert kaynağı hasrettir. O, ayrılık ve hasrete asla tahammül edemez. Ayrılık çekmek yerine sevgilinin bütün cefasını çekmeye hazırdır. Sevgilinin rakipler ve ağyar ile gülüp oynaması en büyük acıdır. Hele rakiplerin alay edişleri âşığı öldürür. Âşık bu hasretten dolayı ölümlü hastadır. Devamlı kan yutmakta, geceler boyu yanıp ağlamakta ve âh etmektedir. Bu hasret gözyaşları, dünyayı onun başına zindan eder, belini büker ve ihtiyarlatır. Hasret ve hicrân, sevgilinin her şeyine karşı toptan veya parça parça hissedilir. Onun yüzü, yanağı, dudakları, saçları, dişleri, çene çukuru, eşiği, mahallesi, ayağının toprağı vs. âşık için daima birer hicrân sebebidir. Hatta bazen onun dert ve gamına da hasret çekilir. Bu hasretin asla sınırı olmaz. Hasretle geçen bir an ise bin yıl kadar uzundur. Bunun çaresi sabır ve sevgiliyi hayal etmektir. Çünkü gün geçtikçe bu hicrân ve hasret âşığa bir üstünlük kazandırır, acılar bir zevke dönüşür. Nitekim âşık vuslat anında bile hasret acısı çeker, ayrılık korkusuyla yaşar. Âşığın hasreti, aşılması gereken bir çöl, bir dağ, gönül kuşu için bir tuzak ve benddir. Âşık esîr olmuştur. Bazen bu hasret âşığın gönlünün hasta yattığı ve kimsenin uğramadığı bir unutulmuşluk köşesidir. O köşede âşık, bir hicrân, yaralama, kan akıtma, öldürme, parçalama, ızdırap verme vs. özellikleriyle kılıca, oka, dikene vs. benzetilir. Vuslat su olunca hasret oruca; âşık garip olunca hasret sofraya benzetilir. Âşığın feryadı ile çeng olan hasret; onun canı ve gönlü ile de şiirine akseder. Bu hasret ateş olur yakar, humma olur çaresiz bırakır. Cehennem olup azap verir, yara olur acı çektirir. Gece olur âşığın dünyasını karartır, oruç olur onu her şeyden alıkoyar. Divân şâirleri bunun gibi birçok yönlerden hicrân ve hasreti söz konusu etmişler, hicr, ayrılık, firkat, firak gibi kelimeler ile de hasreti anlatmışlardır.

 

Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım

Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

                                                                        Fuzûlî

 

           Kırmızı gülİskender Pala - Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü Kırmızı gül

AŞKNAME İskender Pala

AŞKNAME

 

 

 

 

Bütün iyi dilekler ve selamlardan sonra...
Dilenciden sultana, köleden efendiye
Hânım hey!..
Sen ki mahabbet gülistanıma revnak bağışlayanım, efendimsin,
Sen ki arzum, emelim, hicranım ve elemimsin,

Kırmızı gül
Ayrılığından dolayı yardım dilenmeye takatim yok senden, kapında kendini kaybedenlere gıptayla geçen ömrümde bir takate de ihtiyacım kalmadı artık. Sevgili eşiğinde ölene değil sağ kalana şaşmak gerekir, der bir bilge ama ben senden uzakta, aşkınla hasta, ama aşk sayesinde sıhhatteyim. Araya bunca yılın hasreti girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, ama her sabah seni görüyor ve yüzünden aldığı güzellik ile insan içine çıkıyor diye güneşe, eşiğini döne dolaşa senden nur çalıyor diye her akşam mehtaba bakıyorum, bilesin. "Bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı?" diyorum ona, hasbıhal ediyorum; "Ne haldedir sevgilim, hoş mudur, sofaca mıdır İstanbullar sultanı bugün?" diye tekrar soruyorum. "Hiç benim bulunduğum yerden daha kederli bir âleme doğdun mu sen; hiç aşkta altüst olmuş bencileyin bir firkatzede üzerine parladın mı?" diye sitem ediyorum bazen... Velhasıl günlerce ve gecelerce güneşlere ve aylara durmadan ve dinlenmeden seni soruyorum, hâlâ bir haberini alamayışımı şikâyetle söylüyor, anlatıyorum. Senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. Sonra tevbeler ediyorum. Seni unutma ihtimalini düşündüğüm için.

&&Aşkname&&
Kırmızı gülKırmızı gülİskender PalaKırmızı gülKırmızı gül
Resmi siteden;http://www.iskenderpala.net/yeni/kitaplik-detay.asp?id=78
Yazar : İskender Pala
Fiyat : 7,00.-YTL.
Basım Yılı : 10/1997
Sayfa : 208
Isbn : 9789944486552
Aşk, uyumadan önceki son şey, uyandığı zamanki ilk şeydir.Peki böyle midir?!..İnsanlık tarihinin en eski konusu... Ve İskender Pala nın nefis anlatımı... Aşkın kutsallığını, ayrılığın ve kavuşmanın anlamını, insanın aşka düşünce çektiği acıları, aşka düşen şairlerin dilinden dizelerle süsleyen İskender Pala, aşkı sadece kavuşmak olarak anlayanlara, aşkın tükenmeyen bir duygu olduğunu, beklemenin, özlemenin de aşka dair olduğunu seçkin bir üslupla anlatıyor.brbrbr Bundan yıllarca ve yıllarca önce yaşamış bazı şairleri ve onların şiirlerini, bu topraklarda yaşanan acıları ve insana dair en temel duyguyla aşkla yoğuran bu öyküleri, geçmiş zamana tanıklık ederek okuyacak, okurken sarsılacaksınız. Her yüzyıldan bir aşk öyküsü var kitapta. Tek başına okunduğunda her biri bir hüzün yumağı, ama ard arda okunduğunda yüzyıllar akarken değişen anlayışları ve hissedişleri sunan bir aşk tespiti... Bu kitabı okumadan aşk şudur demek daima yanlış yargı olacaktır.

KAYIT ile Sitenizi UÇURUN ...
Pagerank