| |
|
|
| |
|
Yazar,
gazeteci, programcı. Seksenli yıllarda başlayan yazarlık kariyeri
boyunca 6 romanı Türk okuyusuyla buluşturup, ülkenin en çok satan
kitaplarına imza atan Kürşat Başar, televizyon, radyo, gazete ve dergi
gibi tüm iletişim mecralarında çalışmalar yapmıştır. Pek çok dergi ve
gazetede yazıları,söyleşileri, haberleri ve makaleleri yayınlanmış olan
yazar, TV programları hazırlayıp sunmuş, köşe yazarlığından radyoculuğa
medyanın tüm alanlarında çalışmıştır. "Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum", "Konuştuğumuz Gibi Uzaklara", "Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları" Başar'ın en çok bilinen romanlarıdır.
|
1963 yılında İstanbul Kanatlarımın Altında'da dünyaya geldi. Öğrenim hayatı boyunca babasının görevi dolayısıyla İstanbul, Ankara, Lefkoşe ve Doğubeyazıt gibi birçok farklı yerde bulunan Başar, lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul'a taşındı. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünde tamamlayan yazar, öğrencilik yıllarında yazıyla ilgilenmeye başlamıştı. İlk kez 1981'de Hürriyet ve Güneş gazetelerinde start alan yazarlık kariyeri daha sonra Türkiye'nin önde gelen basın yayın kuruluşlarında devam edecekti.
Aktüel dergisinde yaptığı editörlük görevini Tempo'daki genel yayın
yönetmenliği izledi. Başar, Power dergisini çıkardı ve aynı zamanda
birçok ulusal derginin yayın kurulu yönetmenliğini yaptı. Çok yönlü ve
renkli kişiliğiyle dikkat çeken yazar müziğe olan tutkusuyla da
tanınıyordu ve 1983-1989 yılları arasında TRT 3'te dinleyiciyle buluşan "Caz Duygusu" adlı programı hazırladı. Yine 1989'da ilk kitabı Kış İkindisinin Evinde'yi yayınladı ve Haldun Taner Öykü Ödülü'nün sahibi oldu.
Başar, 1989-1991 yılları arasında TRT ekranlarında yayınlanan "Akşama Doğru" programının danışmanlık ve sunuculuğunu yaptı. 1990
mayısında kitap raflarında yerini alan ikinci kitabı "Konuştuğumuz Gibi
Uzaklara" Başar'ın kendine özgü anlatımının daha da oturduğu bir
çalışma olarak değerlendirildi.
1992'de Kanal 6'da izleyiciyle buluşan "Tempo" adlı haftalık
haber programını hazırlayıp sunan yazar, bir yıl sonra üçüncü kitabı
Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum isimli romanını yayınladı. Aşk ve
dostluk ilişkilerini üç kişinin etrafında dönen bir öykü ekseninde ele
aldığı bu kitabıyla Başar, Türkiye'nin en çok okunan yazarları arasına
girdi.
Yazar 1996 yılında "Aşkı Bulmanın ve Korumanın
Yolları" adlı kitabını Türk literatürüyle tanıştırdı. Kısa sürede en
çok satan kitaplar arasına giren roman, yine insan ilişkilerini
sorguluyor ve duygusal gel-gitler ve kararsızlıklar üzerinde duruyordu.
Yazı ve denemelerinin bir bölümünü İğreti Yaşamlar adlı
kitabında toplayan Başar, ironiyle duygusallığı, hayalle gerçeği,
tarihle bugünü birbirine bağladığı bu çalışmasında politikadan aşka,
evrensel değerlerden kimliklere, teknolojiden dine, günümüz dünyasını
mercek altına aldı.
Başar, çok okunan ve konuşulan romanlarından sonra çeşitli gazetelerde
sürdürdüğü köşe yazarlığında da farklı bir tarza imza atarak ilgi
topladı ve iletişimciler tarafından verilen 'Köşe yazısı ödülü'nün
sahibi oldu.
En son Başucumda Müzik adlı romanını yayımlayan yazar, gazeteci- yazar Çiğdem Anat'la birlikte NTV için Siyaset Hakkında Her Şey isimli programı hazırlayıp sunmaktadır.
SELDA GÜLAY'IN KÜRŞAT BAŞAR'LA MODA TÜRKİYE İÇİN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ RÖPORTAJ
Kürşat sen, dönem dönem yaptığın farklı işlerle ön plana çıkıyorsun..
Son zamanlarda da konuklarından post prodüksiyonuna kadar ilgilendiğin
bir televizyon programın var. Bu aslında Fransız kanallarından aşina
olduğumuz bir format.... Bu masa başı sohbetleri halka daha mı samimi
ve sıcak geliyor?
KÜRŞAT BAŞAR:
Tabii, biz bunu yaparken "bu tutacak mı, insanlar bunu beğenecek
mi" diye kendi içimizde epeyce tartıştık aslında. Hatta bir çok insan ,
‘ yemek yerken sohbet.... ayıp olur’ dedi. Gelen konuklar, özellikle
hanımlar, yemek yemeyebilir, ekranda hoş durmaz... kaygısını ilk
başlarda çok yaşadık... Ama deneyelim ve görelim dedik.. Şimdi
televizyon programlarının belirli bir formatı var.. orada da belirli
bir host veya 2 tane sunucu var.. gelen konuklara sorular soruyor,
konuklarda sırayla tahmin ettikleri cevaplarını veriyorlar. Yani
konuklar soruları tahmin ettiği için zaten gardını alıyor. Ben istedim
ki, bu böyle olmasın da, insanlar değişik konularda konuşsunlar.....
Çünkü mesela bir futbolcuyu futbolla ilgili bir programa çağırdığın
zaman, o’nu kişilik olarak tanıman imkansız. Çünkü o bildiği bir konuda
görüşlerini bildirmiş oluyor. Ben de dedim ki, değişik kesimlerden
insanları biraraya getirelim ki değişik bir şey çıksın ortaya.
Bu programda Türkiye’de aslında çok önemli olan ve televizyona
hiç yansımayan entellektüel birikimin de yansıtılmasını sağlıyoruz.
Neden yansıtmıyor? Bazı konularda uzmanların konuşması seyirciye ağır
geliyor, didaktik bir tarz olduğu için seyirci sıkılabiliyor. Halbuki
programa katılan genç bir kızımız, diğer konuk olan arkeolağa
Çatalhöyük ile ilgili bir soru sorduğu zaman, arkeolog kendi
meslektaşlarına anlattığı gibi anlatamıyor; mecburen daha basit bir
dille anlatmak zorunda kalıyor.. Dolayısıyla da bütün televizyon
seyircisi de bunun ne olduğunu anlayabiliyor, işte benim yapmak
istediğim şey de buydu. Yani Muazzez İlmiye Çığ’da geliyor, Celal
Şengür’de geliyor, ya da bir profesör de geliyor ve bizlerin anlayacağı
şekilde olayları anlatmak zorunda kalıyorlar....
SELDA GÜLAY
Peki ülkemizin ekonomik durumunu da gözönünde bulundurursak,
programın bir stüdyoda ve stüdyo spotları altında değilde, son derece
şaşalı bir ortamda, şık insanlar, gümüş çatal bıçaklarla donatılmış bir
masada ve bir yalı atmosferinde olması acaba bir eleştiri gelir mi
düşüncesini oluşturmadı mı kafanda?
KÜRŞAT BAŞAR:
Hayır ama bunu bana ilk başlarda da söylediler. Ben şöyle
düşünüyorum açıkçası.... Benim hayatta bir tavrım var ve tüm yaptığım
işlerde bunu gösteriyorum. Yani, ben neysem onu yapmaya çalıştım....
Mesela bana yıllar önce de derlerdi ki, bir yazar niye bu kadar şık
olabiliyor. Ne yapabilirim ki ben çocukluğumdan itibaren böyleyim. İlla
yazarım diye sakal mı bırakmak durumundayım.... Bunlar çok klişe
şeyler.. Mesela yazar sakallı ve pipolu olur diye bir tanım yok; o
1960’larda Fransa’da çıkmış bir moda zaten ve geçti modası.... Balsac
döneminde çok daha havalı giyinirdi yazarlar.. mesela biz de Abdülhak
Şinasi, Reşat Nuri Güntekin yada Yakup Kadri’ye bakarsan çok daha şık
giyinirlerdi, şapkaları ve şemsiyeleri ile herkes tiril tirildi.. Niye,
çünkü o dönemde o modaydı....
Şimdi gelelim programa, ben seyircinin veya okuyucunun
"samimiyeti yahut da yalancılığı" gayet iyi anladığını biliyorum...
Bunun için de beni anladıklarını düşünüyorum. Ayrıca televizyon çok
görsel birşey.. yani bu sadece konuşma programı ve biz iki sandalyeye
oturup konuşalım olmamalı. Sohbet ile birlikte görsel bir renk vermeli
izleyenlere... Bu görsellik programa bir bütünlük sağlıyor.. gelen
konukları o ortama sokuyor.. örneğin bizim programımızda insanlar
birbirleriyle konuşurken de çok dikkatli, bir açıklama yaparken de
dikkatli.. Zerafetin Türkiye’de unutulduğunu düşünüyorum; özellikle de
televizyonun bunu çok pompaladığı görüşündeyim. Biz o zerafeti de
burada göstermek istiyoruz ve gösteriyoruz da. Çünkü yeni yetişen
kuşaklar açısından da örnek olmalı... bir çok annenin bana teşekkür
ettiği de olmuştur.
SELDA GÜLAY
Radyo, televizyon, kitaplar ve müzik.. - ki programını
seyredenler saksafon solo performasına dahi şahit oldu. Tüm bunlar
duygu ve düşüncelerini aktarma yolun mu?
KÜRŞAT BAŞAR:
Tabii... Benim için bunların hepsi birer malzeme.. Kendini
tanımla dersen, ben, bir yazarım ... Her zaman tüm işlerin altında yazı
vardır.. yazı olmayan hiçbir iş yoktur.. önce hayal kurarsın, sonra
yazıya dökersin ve benim temel işim budur. Bu da ne işe yarar: senin
duygu ve düşüncelerini başkalarına aktarmana .... Radyodaki yorumlar,
televizyon programı, köşe yazıları, gazetecilik, tüm bunlar kendi
hissiyatımı, düşüncelerimi bu ülke hakkındaki fikirlerimi
aktarabilmenin bir yolu.
SELDA GÜLAY
Peki niye hep buruk, kırık, zor elde edilen bir aşk hikayesi ya
da yasak bir aşkın öyküsü? Bunların anlatımı daha mı keyif veriyor
sana? Ya da herkesin böylesi bir öyküsü vardır, diyerek duyguyu oradan
mı yakalıyorsun?
KÜRŞAT BAŞAR:
Aslında benim yazdığım tarz, biraz daha felsefi.. bir hayat felsefi
yazıyorum. Asla bir olayın takibi, sonunda ne olacak, kahramanları da
ya da başlarına ne gelecek türünde bir roman değil. Benim ki, duygu ve
düşüncelerin anlatıldığı, insanların iç hesaplaşmalarını,
psikolojilerinin yansıtıldığı bir tarz . Ve ben bunları anlatırken
hayata dair düşünceleri daha yoğun olarak aktarabiliyorum ... bugüne
kadar içimden ne geçtiyse onu yazdım, ama bir aşk hikayesinin yazıya
dönüşmesi filme dönüşmesi ya da sizi etkilemesi için genellikle ya
ulaşılamayan ya yarım kalan , hüsrana uğramış ya da yasak bir aşk
olması gerekir.... Erenlere sormuşlar, ‘Aşk nedir?’ Erenler de ‘adam
kızı sever , kavuşamaz, aşk olur’ demiş. Ama bunun arka planında, insan
ilişkisi, dostluklar, yalnızlık, ölüm ... bak benim kitabımda ölüm
teması da sıkça işlenir, ama çok dikkat çekmiyor yani kitaplarımda aşk
kadar pek çok duygu, hesaplaşma, aile ilişkileri de var ama aşk
hikayesi daha etkili oluyor.
SELDA GÜLAY
Pek çok kişinin ortak düşüncesi ‘Kürşat Başar gibi kadın
ruhundan anlayan erkek var mı? Nedir bu ? çok mu annelerle, teyzelerle
büyüdün, kadınları çok mu iyi tanıyabildin ki onları iyi
anlayabiliyorsun?
KÜRŞAT BAŞAR:
Yani bu aslında bana size geldiği kadar çok acayip gelmiyor....
Aslında kendi adıma çok da emin değilim böyle mi? değil mi? Ama şöyle
düşünürsek, ben kendimi bildim bileli kadınlarla beraberim. Doğrusunu
istersen, mesela erkek arkadaşlarımla ne konuşurum , erkek
arkadaşlarımla konuştuğumun bir milyon katını bayan arkadaşlarımla
konuşurum. Ve tabii derinlik olarak bakacak olursak, bir erkek bir
kadını etkilemek ister.. bir kadını tanımak ister. O’nu öğrenmeye
çalışır, keşfetmeye çalışır... Ben bir erkek arkadaşım için böyle bir
çaba göstermem hiç bir zaman.. zaten hiçbir erkek de göstermez.
Dolayısıyla böyle bir duyarlı bakış açım da varsa; bütün o kadınlarla
olan konuşmalarımdan, ilişkilerimden onlarla yaşadıklarımdan bunları
öğrenmem daha mantıklı geliyor bana. Aslında bir erkeği anlatmak, bana
göre daha zor.
Mesela sen kendini karşıdan o kadar iyi göremezsin ama ben seni
karşıdan görüyorum, sana uzaktan bakabiliyorum ya da seninle ilgili
birşey düşünebiliyorum. Kendini o kadar net göremeyebilirsin. Başucumda
Müzik’de çok yaşlı birinin gözünden, üstelik benim yaşamadığım
dönemdeki gençliğini anlatıyorum. O, çok daha zor aslında bir kadını
anlatmaktan ....
SELDA GÜLAY
Yeri gelmişken; bende kitabını okurken en çok etkilendiğim kısmı
söyleyim.. ‘Başucumda Müzik’ bir kadının dilinden serbest çağrışımlarla
anlatılan bir aşk hikayesi ... Senin bir kadının gözüyle bakıp hikayeyi
anlatman zor; ama sen henüz portakalda vitaminken 50’li – 60’lı
yılları, Ankara’nın politik ortamını, balo salonundaki partileri,
lobideki çay saatlerini ve karakterlerin betimlemelerini o kadar güzel
anlatmışsın ki bu bana çok daha zor geliyor.
KÜRŞAT BAŞAR:
Teşekkür ederim ... Haklısın.. hele teknik olarak çok zorlandım;
ama sonuçta oldu... Genellikle dikkat edersen tarihi romanlarda yazarın
biraz mesafeli bakışı vardır. Dolayısıyla bazı şeyleri net
anlayamazsın, günlük hayatında ne yaparlar, ne ederler... Mesela
imparatorla ilgili bir film seyret ,tamam kılıçlar, kalkanlar, savaşlar
yapılıyor ama nasıl bir adamdır bu ... genellikle bizim tarih diye
bildiğimiz şeyler ana hatlardır, çok detaylar değil. Bak, mesela ben
anneme soruyorum, 1958’de nasıl bir ütü kullanıyordunuz?
hatırlamıyor... Ama önemli bir toplumsal olay olmuş, o hatırlanıyor.
Çünkü yazılı bunlar.. ama diğer detay bilgileri bulmak çok zor, yazılı
değil ve kayda geçmemiş... Özellikle de Türkiye’de gündelik hayat
kaydedilmiyor. Şimdi belki televizyonunda etkisiyle daha kolay. Ama
1950’lerdeki hayata dair bilgilere ulaşmak oldukça zor... kısmen dönem
filmleriyle belki.. Bunun için kitabın araştırma ve yazım evresi iki
seneden daha fazla sürdü. Çok detaylı araştırmalar yaptım ve zaman
zaman zorlandım....
SELDA GÜLAY
Çok araştırdığın belli zaten okurken o duyguya kapılıyorum,
orada çok naif bir kadın var giyimiyle, aksesuarıyla tavrını
destekleyen betimlemelerin var, özellikle karakterleri tahlil ederken
neler yaptın?
KÜRŞAT BAŞAR:
Şimdi moda ile ilgili kısımdan başlayayım.. Bu kitapta tarih hiç
verilmiyor. Ama aslında bir edebiyat tarihçisi bunu inceleyecek olursa,
yıl yıl, küçük ipuçlarıyla anlaşılıyor .. Mesela Chanel’in bir çantası,
hangi yıl modaydı o model? ya da bir şarkıdan bahsediyorum diyelim.. o
şarkı 1956’da liste başı- işte bunları bulup koyuyorum oraya- aslında
kitapta tarih olmasa da, bu gibi detaylardan çok meraklı birisi
anlayabiliyor.
SELDA GÜLAY
Mekan anlatımlarında o dönem Ankarasını, İstanbulunu yaşayan birilerine danıştın mı?
KÜRŞAT BAŞAR:
Bunları yapmadım . Bu çok yanıltıcı birşeydir, bunların hepsini
gazete ,dergi arşivlerinden ve kitaplardan buldum. Tabii kitabın yurt
dışındaki bölümleri için Londra, Venedik, Paris gibi yerlerdeki
araştırmalarım daha kolay oldu. O dönemin oradaki alışveriş
merkezlerinde satılan eşyaların kataloglarına kadar getirttim, makyajı
nasıl yapıyorlardı? kıyafetler,aksesuarlar nasıldı ?dönemin filmleri,
dönemin modacıları, kreasyonaları,.....mesela adama bir kalem hediye
ediyordu hatırlarsan, o kalemin detayına, formuna kadar... Bunların
hepsi tarihli ,zaten tüm bu araştırmaları yaparken ben de 50’lerde
yaşamış kadar oldum.
SELDA GÜLAY
Bir gün Deniz Adanalı ile konuşuyorduk. Bana 50’li 60’lı
yıllarda insanlar bir disiplin çerçevesinde sosyal hayatta yerini
alırdı.. suareler şıklık yarışına dönerdi, herkes nerede ne, nasıl
giyineceğini, davranacağını bilirdi, yol yordam vardı.... demişti. Sen
bu hisse kapıldın mı?
KÜRŞAT BAŞAR:
Tabii.. Aslında bu kitabı yazma nedenlerinden biri de şuydu, ve
bence aslında okuyanlar birçok sebep söylüyorsa da beğenmelerinin
sebeplerinden biri de bu bence .. Buradaki saflık önemliydi . Burada
saf birşey var... Mesela o zaman bir kadın kendine puantiyeli bir
elbise aldığı zaman ben çok seksi oldum diye düşünmüyordu ve ona birisi
baktığı zaman ona ne seksi kadın demiyordu, ne kadar hoş, ne kadar
güzel bir hanım diyordu. Başka bir duygu varmış. O dönem filmlerini de
seyrettiğimizde Grace Kelly ya da Audrey Hepburn tiplemelerinde o
safiyeti ve şıklığı görebilsin. İşte insanlar bunu özlemeye başladılar.
Çünkü gerçekten orada bizim kaybettiğimiz bir değer var. Benim babam
odasına kim girerse girsin, hangi konumda olursa olsun yanında çalışan
da olsa ayağa kalkardı. Hala bizim büyüklerimiz bir küçük kız bile
girse bulundukları yere hep birlikte ayağa kalkıp önlerini iliklerler.
Şimdi bizim dünyamızda böyle şeyler yok. Mesela genç bir çift yemeğe
gidiyorlar, adam gelip yerine oturuyor kadın ayakta kalıyor, beklemeden
yemeğe başlıyor. Çok mu önemli peki bunlar ....bence önemli...
SELDA GÜLAY
Bence çok çok önemli. Güzel duygularla anlattığın hikayeyi beyaz
perdeye aktardığın zaman aynı tadı bırakamamanın endişesi var mı
içinde?
KÜRŞAT BAŞAR:
Evet, korkuyoruz aslında bundan. Şu sıralar onunla uğraşıyoruz
ilk senaryosunu yazdım ve şimdi de yavaş yavaş çekim senaryosunu
yazacağım.
SELDA GÜLAY
Maide hanımın vesameti konumlandırıken bir anlatım kaybı olabilir mi?
KÜRŞAT BAŞAR:
Şimdi hiçbir zaman bir roman sinemaya birebir aktarılamıyor.
Çünkü romanın şöyle bir özelliği var: sen ne kadar detaylı anlatsan
bile kafanda bu kadınlar farklı tipte canlandırılıyo.. İşte edebiyatın
güzel tarafı seninle ortak bişeyler yapabilmesi. evet ben sana birşey
anlatıyorum ama sen onu kendi birirkiminle, hayallerinle,
düşüncelerinle birleştiriyorsun ve biz aslında seninle ya da Ayşe,
Fatma’yla bir kez daha kitap yazıyoruz. Onun için bir romanla ilgili
konuşalım, ikimizin kafasında da bambaşka tipler vardır. On yıl sonra
oku yine yabancı gelir o düşünce, halbuki roman aynı roman... Herkesin
kafasında bir kurgu vardır, doğal olarak yönetmenin kafasında da bir
kurgu olacak, sonuçta resimleri o çekecek ... kitap aslında filme çok
uygun çünkü ben resim resim yazdım, otelin penceresinden tüllerin
uçuşması, balo salonunda merdivenden inişin resmi var, hatta müziği
dahi hazır ... Senaryo gibi aslında ama buna rağmen nasıl bir ışıkta
çekilecek? kamera açıları ? yakından mı, uzaktan mı çekecek.. bunlar
tabii ki yönetmenin sinema diliyle olacak.
SELDA GÜLAY
Bunun cast çalışması apayrı bir incelik ama özellikle dönemi
anlatan bu romanda görsel sanat yönetmenliği de çok önem kazanıyor.
Buna müdahelelerin olacak mı?
KÜRŞAT BAŞAR:
Evet .. Filmin genel sanat yönetmeni benim zaten .. Ama tabii ki
o kadar detaylı bilemeyeceğimden, bir de sanat yönetmeni ve ekibi
olacak. Bunun yanı sıra, o dönemi bilen danışmanlar da olacak. Doğrusu,
Türkiye’de şu anda yapacağımız türden bir çalışmanın daha önce
yapıldığını sanmıyorum. Çünkü çok detay var ve bir de tabii çok
titizleniyorum. Dolmakalemden, ayakkabının üzerindeki küçük kiraza
kadar detaylar var ve tüm bu ayrıntılar aslında bir sanat eserini
oluşturuyor. Basitmiş gibi duruyor.. genelde baktığın zaman hikayenin
hiçbir önemi yok, milyon kere yazılmış bir hikaye. kadın kocasını
aldatıyor ya da bir bakanın hayatını anlatıyorsa , o hikaye orada
senelerdir duruyordu ve kimseler ilgilenmemişti. Ama bu detayları,
atmosferi kurmak çok önemli ... inşallah filmde de bunu yakalarız.
SELDA GÜLAY
Hikayelerinin felsefi ya da duygusal anlatımını bir kenara
koyarsak, kahramanlarını giydirirken neye dikkat ediyorsun. Mesela
kırılgan saf, naif bir kadını nasıl giydirirsin?
KÜRŞAT BAŞAR:
Ne anlattığım, anlattığım dönem ve o kişilik çok önemli.. Herşeyi o
belirliyor aslında. Örneğin 17-18 yaşlarındaki bir genç kızdan
bahsediyorsam, o zaman o yaşa uygun bir şeyler giymeli, ama o kız nasıl
bir kız? ’Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları’ kitabımda küçük bir kız
kendisinden yaşça büyük bir adama aşıktı ve O’nu etkilemeye
çalışıyordu. orada çok ilginç ve beklenmedik bir kıyafet giyiyordu, bu
kitabımda da Ayla karakteri, -biliyorsun arkeolog zaten- spor
giyiniyor, daha erkeksi, daha Avrupai giyiniyor. Ana karakter daha
zarif, daha şık kıyafetler giyiyor. Maide hanım ise çok elegancei
pahalı ve marka giyiniyor.. Keza Fuat bey her zaman şık, dönemin
modasını takip eden ,iğnesinden, mendiline, kravatına ayakkabısına
kadar dikkat eden bir adam.. Mesela ben Fuat beyi, evin içerisinde
beraber otururlarken bile pijamayla hatta robe de chambre giymiş bile
düşünemiyorum, en azından yakası açık bir gömlek var üzerinde...
SELDA GÜLAY
Senin giyim tarzın rahat ama şık.. Doğru tarzı bulana kadar kararsızlığın ya da coşmuşluğun oldu mu?
KÜRŞAT BAŞAR:
Tabii, ben 15-16 yaşlarındayken biraz hippi gibiydim,saçlarım
uzundu, t-shirtler, yırtık jeanler, hani gençlerin isyankar dönemi olur
ya; işte o havalardaydım.. Hatta annem fenalıklar geçirirdi, eyvah bu
çocuk yine aynı gömleği giyecek diye.... o zaman umursamaz havalarım
vardı.. hatta okula bile öyle gittiğim olurdu; değişik bir tiptim..
bazen okula üniforma gibi bir kıyafetle ,bazen blue jean, bazen de
takım elbise kravatla giderdim.. ne yapacağım pek belli olamazdı.
SELDA GÜLAY
Programda popüler müziğin isimlerini de ağırlıyorsun.. Farkında
mısın sürekli imajlar değişiyor, arabesk müziğin isimleri takım elbise
ve bağrı açık gömleğe fikslenmiş.. Sanat müziği icra edenlerde de ek
olarak kravat var, pop müzik dünyası ise kaygan bir zemin imajları
albümle birlikte değişiyor, ne düşünüyorsun?
KÜRŞAT BAŞAR:
Tabii...Popüler kültürde bütün dünyada böyle değişimler var,
özellikle de genç kuşakta bu daha hakim.. ama daha sağlam duran
sanatçıların, örneğin Sezen Aksu’nun böyle bir tavrı yok; imajımı
yenileyim ya da değişmeliyim gibi bir derdi yoktur... Bence bu bir
marketing çalışması. Değişim, genç nesilin içinde var.
SELDA GÜLAY
Kürşat,sen bir restauranttasın karşıdan da fevkalade güzel bir
kadın geliyor...yaklaştı ve farkettin ki, a)ağzında kocaman bir ciklet
b)kırmızı ojeleri çıkmış c)dekoltesinde kötü bir dövme d)elbisesinde
lekeler var yani kirli....bunlardan hangisi seni irite eder...ya da
hepsi mi?
KÜRŞAT BAŞAR:
Valla ben biraz fazlaca dikkatliyim,hatta bazen kız arkadaşlarım
‘pes yani bunuda mı gördün’derler... böyle dediğin gibi birisi içeri
girse ben O’nu öyle seyretmem.. öyle bir huyum yoktur.. ama bakacak
olursam da, detayları çok iyi görürüm ve kendime göre bazı zevklerim
vardır; tutucuyumdur aslında... Mesela belli bir ayakkabıyı giyiyorsa
orada bitmiştir.. hadi öyle demeyeyim ama beni irite eder... Benim için
sade ve kendisine neyin yakıştığını bilen biri önemlidir..
Bir şey çok şıktır ama almazsın,çünkü sana olmaz.. belki 20li
yaşlarda ya da daha yapılı birinde daha şık ve güzel durabilir ama ben
de durmayabilir... O yüzden ille de şık diye onu almam, çünkü kendime
neyin yakıştığını bilirim... Kadınlar için de aynı şey geçerli illa ki
moda diye 1.80 lik boyuna 15 cm. topuklu ayakkabı da giymemeli..her
gördüğünü almamalı... insanın kendine has seçimi olmalı ve o senenin
modasından eklemeler yapmalı.. Ben seni gördüğümde yine beyaz gömleğini
giymiş ve yakasına yine bir şey takmış demeliyim yani senin tarzın ve
seni belirleyen bir şey olmalı... yoksa sürekli kendini değiştiren
birinin kişiliğinden de şüphe ederim....
SELDA GÜLAY
Senin konservatif tavrın gardrobuna da yansımıyor mu?
KÜRŞAT BAŞAR:
Eşyalara bağımlılığım yoktur. Ama ayakkabılarım hep aynı tiptir.
Hatta arkadaşlarım ,gidip yine aynısından mı aldın derler.. Bazen
ayakkabının modeli değişir, kızarım niye modeliyle oynuyorsunuz diye..
Gömlek içine beyaz t-shirt giyerim.. üzerimde yazın bile gömlek
vardır.. Hele şort giyen erkekler bana çok absurd geliyor, hala
alışamadım buna..
SELDA GÜLAY
Ben de beyaz pantalon giyen erkeğe...
KÜRŞAT BAŞAR:
Beyaz pantalon mu ben de ... hele çok renkli kombinlere dayanamıyorum... cart sarı, turuncu ya da desenli desenli gömleklere...
SELDA GÜLAY
Kürşat çok teşekkürler, çok keyif aldım... ama artık seni işlerinden daha fazla alıkoymayalım..
KÜRŞAT BAŞAR:
Ben çok teşekkür ederim...