| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Ölü Ozanlar Derneği

edebiyat ve şiir üzerine gençlik çalışmaları

3 "kürşat başar" etiketi kullanan gönderi "kürşat başar" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Kürşat Başar Başucumdaki Müzik E-kitap

 

 "Eğer hayatınızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken... Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün... Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın." Başucumda Müzik, bizi "gerçekleşen bir rüya" ya götürüyor 50'li ve 60'lı yılların karmaşasında unutulup gitmiş gizli bir aşk öyküsünü anlatıyor. Orada, sokaktan akordiyon sesinin geldiği bir bahar sabahında, unutulmaz cumartesilerde, unutulmuş şarkılarda eşsiz bir duyguyu, tutmak isterken avucumuzdan kayıp giden o rüyayı okuyacaksınız. Hem de çok tanıdık bir yakın tarihin çarpıcı gerçeğinin içinde...


Nasıl olur da insan, dünya yüzünde, bütün bir ömür boyu hatta ondan bile sonra, sonsuza dek birlikte olmak istediği, her gördüğünde, hayır, yalnızca adını düşündüğünde bile kalbinin deli gibi çarpmasına engel olamadığı, belki de hayata geldiği an kaybedip sonra da çaresizce, farkında bile olmadan oradan oraya savrularak yıllar yılı arayıp durduğu parçasını bulmuşken mutsuz olur? Kimi zaman birini sevdiğini düşünür insan. Onu neden sevdiğini bir başkasına anlatabilir. Sözcüklerle, uzun cümlelerle, yaşanmış hatıralarla, örnekler vererek... Bazen birini sevdiğine kendisini inandırır. Onu sevmek için, daha çok sevebilmek için birşeyler yapar ya da bekler. Ama bazen birini delice sevdiğinizi bilirsiniz. Hissedersiniz. Bunun için hiçbir neden olmasa da sizin dışınızda bir güçle ona doğru çekilirsiniz. Yerçekimi gibi doğal, kendiliğinden... İsteseniz de engel olunamayan birşey... Evet işte onu bulmuştum ama mutsuzdum. Kendi kendime sabahlara kadar oturuyordum, neden deliler gibi gülmeyip ağladığımı anlayamıyordum. Onu bulmuştum ama alamıyordum. Bu yüzden mi? Sanki kaybolup gitmiş gölgeme bir yerde rastlamıştım ve yakalamaya çalıştığım anda yeniden elimden kaçıp gidiyordu. Uzağa değil, yakınımdaydı, görüyordum, ama dokununca yeniden gidiyordu. Belki de yıllar sonra, belki de hep böyle elle tutulamadağı için bunca değerli olduğunu mu düşünmeliyim? Biliyorum, öyle derler. Ama bu doğru değil. O günlerde de, şimdi de, bana sorarsanız aynı cevabı veririm. Masallardaki lambayı ovalayıp içinden çıkan cin, "Dile benden ne dilersen," diye sorsa, çocukluğumda bir türlü bulamadığım o cevabı hemen söylerim. Bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

http://rapidshare.com/files/23140491/Kuer__351_at_Ba__351_ar___Ba__351_ucumda_Muezik_.rar.html

Başucumdaki Müzik (Kürşat Başar) Özeti,Konusu,Karakterleri ve Yorumları

Başucumdaki Müzik

Yazarı: Kürşat Başar
Yayınevi: İş Bankası Yayınları
Basım Tarihi: 2003
Sayfa Sayısı: 456







KİTAP HAKKINDA
"Eğer hayatınızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken... Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün... Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın." Başucumda Müzik, bizi "gerçekleşen bir rüya" ya götürüyor 50'li ve 60'lı yılların karmaşasında unutulup gitmiş gizli bir aşk öyküsünü anlatıyor. Orada, sokaktan akordiyon sesinin geldiği bir bahar sabahında, unutulmaz cumartesilerde, unutulmuş şarkılarda eşsiz bir duyguyu, tutmak isterken avucumuzdan kayıp giden o rüyayı okuyacaksınız. Hem de çok tanıdık bir yakın tarihin çarpıcı gerçeğinin içinde...


Nasıl olur da insan, dünya yüzünde, bütün bir ömür boyu hatta ondan bile sonra, sonsuza dek birlikte olmak istediği, her gördüğünde, hayır, yalnızca adını düşündüğünde bile kalbinin deli gibi çarpmasına engel olamadığı, belki de hayata geldiği an kaybedip sonra da çaresizce, farkında bile olmadan oradan oraya savrularak yıllar yılı arayıp durduğu parçasını bulmuşken mutsuz olur? Kimi zaman birini sevdiğini düşünür insan. Onu neden sevdiğini bir başkasına anlatabilir. Sözcüklerle, uzun cümlelerle, yaşanmış hatıralarla, örnekler vererek... Bazen birini sevdiğine kendisini inandırır. Onu sevmek için, daha çok sevebilmek için birşeyler yapar ya da bekler. Ama bazen birini delice sevdiğinizi bilirsiniz. Hissedersiniz. Bunun için hiçbir neden olmasa da sizin dışınızda bir güçle ona doğru çekilirsiniz. Yerçekimi gibi doğal, kendiliğinden... İsteseniz de engel olunamayan birşey... Evet işte onu bulmuştum ama mutsuzdum. Kendi kendime sabahlara kadar oturuyordum, neden deliler gibi gülmeyip ağladığımı anlayamıyordum. Onu bulmuştum ama alamıyordum. Bu yüzden mi? Sanki kaybolup gitmiş gölgeme bir yerde rastlamıştım ve yakalamaya çalıştığım anda yeniden elimden kaçıp gidiyordu. Uzağa değil, yakınımdaydı, görüyordum, ama dokununca yeniden gidiyordu. Belki de yıllar sonra, belki de hep böyle elle tutulamadağı için bunca değerli olduğunu mu düşünmeliyim? Biliyorum, öyle derler. Ama bu doğru değil. O günlerde de, şimdi de, bana sorarsanız aynı cevabı veririm. Masallardaki lambayı ovalayıp içinden çıkan cin, "Dile benden ne dilersen," diye sorsa, çocukluğumda bir türlü bulamadığım o cevabı hemen söylerim. Bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.





İNCELEME
“Dünyanın en güzel hikayesi” de olsa artık acı veren sevinçleri barındıran paylaşılması imkansız hatıralarıyla başbaşa kalmaktan yorgun düşmüş yalnız ve yaşlı bir kadının hayatını, daha doğrusu aşkını, o aşka damgasını vuran bir şarkı eşliğinde anlatıyor “Başucumda Müzik”. Kürşat Başar, roman boyunca adını telaffuz etmediği kadın kahramanının çocukluğundan başlayan çarpıcı hayat hikayesini serbest çağrışımlarla, zaman sıralaması yapmaksızın, kopuk kopuk, ama akıcı bir dille aktarmış.
Romanın anlatıcısı görevini de üstlenen kadın kahraman, tayyareci olma hayalleri kurduğu henüz çocuk sayılabilecek yaşlarını sürerken ailesini bile şaşırtan bir kararla geleceği parlak bir hariciyeci ile evlenmiş, kocası Turgut’un mesleği gereği gençliğinin büyük bir bölümünü yurt dışında geçirmiştir. Bir ara Türkiye’ye gelir genç evliler. Genç, güzel, Amerika görmüş, biraz da uçarı bir kadın 1940’lı yıllar Ankara’sının gösterişli balo salonlarında elbette ilgi uyandıracak, kocasını sevmekle birlikte aşkı hiç tatmamış genç kadın, yine bir balo gecesi siyasi kariyeri kadar çapkınlığı ile de tanınan Fuat’la karşılaştığında bulacaktır o aşkı. Ne var ki, evli bir kadın sorumluluğuyla, karısından boşanıp kendisi ile evlenmek isteyen Fuat’ı cevapsız bırakacak, kocası ile yeniden yurt dışına gitmeyi seçecek, aşkları ise apaçık dillendirilmeksizin mektuplarla ateşlenecektir.

Siyasi trajedinin aktörleri
Türkiye’de yeni bir dönem açılıp Demokrat Parti iktidarı devir aldığında, Fuat, Menderes hükümetinin önemli bir bakanıdır. Kadınsa tekdüzeleşen evliliğinden bıkmıştır artık. Fuat’ın ısrarlı takibi sonunda beklenen olur; Fuat’tan hamile kaldığını anladığında, çocuğunu doğurmayı göze alamamakla birlikte kocasını terk eder. Bundan sonra hiçbir zaman bir çatı altında yaşamaksızın sürdürürler ilişkilerini; ta ki 27 Mayıs darbesine kadar. Fuat, Menderes ile birlikte idama mahkum edilen ve hayatı idam sehpasında noktalanan iki bakandan birisidir…
Anlaşılacağı gibi, Kürşat Başar, siyasal tarihin bu önemli vakasının aktörleri üzerine kurgulamış hikayesini. Böylelikle romanın kimi bölümlerinde 40’lı, 50’li yılların siyasi ve toplumsal gelişmelerine de yer vermiş. Ancak bütün bunlar -belki de kadın karakterin siyasete ilgisizliği nedeniyle- romana bir dekor olmanın ötesine geçmeyecek kadar yüzeysel. Hikaye dönüp dolaşıp kadına, kadının aşkına odaklanmış. Anlatının önemli bir diğer eksikliği ise bu büyük aşka mekan olan Londra, Venedik, Ankara, İstanbul gibi kentlerin o yıllara ait görüntülerle canlandırılmamasında. Başar, gerçekten yaşamış iki insanın ilişkisini yalnızca bir tarafın bakış açısından yorumlayıp sunarken zamandan, mekandan, çevrelerindeki diğer insanlardan neredeyse bütünüyle tecrit etmiş onları. Böylelikle hikayenin barındırdığı tarihsel toplumsal potansiyel kullanılmamış, yerini son yıllarda yazılan romanlara damgasını vuran klişeleşmiş bir temaya, kadınların duygu ve düşünceleri etrafında gelişen bir aşk hikayesine bırakmış. Anlatıcının ağzından aşka, sevgiye, hayata, kadın erkek ilişkilerine dair çok sayıda “altı çizilecek” ifadeye yer veren Başar da, bu akım içerisinde yer alan meslektaşları gibi kadınlara ilişkin “batıni” sırların ardına düşüyor.
Buraya kadarki sorunlar edebi beğeninin, özgürlüklerin alanı içine giriyorlardı. Elbette her yazar tür ve tema seçiminde özgürdür. Okuyucu olarak bizlerse kendi zevklerimize göre değerlendiririz onların yazdıklarını. Ancak kurgu yakın bir dönemde yaşanmış gerçek olaylara dayanır ve o kurgu olaylara karışan gerçek ve ünlü siyasi şahsiyetler üzerine inşa edilirse, kurgusal dünyadan gerçek dünyaya adım atılmış demektir. Hele ki anlatılanlar gerçek kişilerin kendileri dışında hiç kimseyi ilgilendirmeyen özel hayatlarına aitse, edebi mesele etik bir tartışmayı başlatıverir.
Başar, roman kişilerinin gerçek isimlerini vermese bile, idam edilen bakanların kimlikleri ve üstlendikleri mevkiler herkesin malumu olduğuna göre, roman kahramanlarının kimlikleri çok net. Zaten yapılan röportajlarda da bizzat yazar tarafından açıklandı bu kimlikler. Bu durumda, her ne kadar Kürşad Başar roman kahramanlarına sevgi dolu bir dille yaklaşsa bile, Menderes’le birlikte idam edilen bakan(Fuat), karısı (Maide), Fuat’ın sevgilisi, sevgilisinin kocası(Turgut), birbirlerine yazdıkları mektuplarla, sarf ettikleri aşk sözcükleriyle, duygu ve düşünceleriyle, yani özel hayatlarının mahremiyetleri ihlal edilerek, hayatta kalan yakınlarının belki de duygularını incitebilecek bir biçimde yan yana getiriliyor.

Magazin kültürü
Roman kahramanlarını -hikayenin mantığı içerisinde hiç gereği yokken- gerçek ve tanınmış şahsiyetlerden devşiren “Başucumda Müzik”, 80’lerden sonra hayatın her alanına yayılan bir eğilimin taşıyıcısı; tıpkı TV kanallarında yıllardır her gece bıkmadan gösterilen televole magazinlerinde, “Biri Bizi Gözetliyor”larda, “Ben Evleniyorum”da, Sinan Çetin’in “Film Gibi”sinde ya da hemen yakınlarda Can Dündar’ın “Yüzyılın Ölümsüz Aşkları” belgesinde, Refik Erduran’ın “Despot” romanında ve adını sayamadığım yüzlerce “alt” ya da “üst” kültür ürününde olduğu gibi…
Söz konusu eğilimi, 80’lerden sonra içine düştüğümüz kültürel iklimin karakteristiğini bir kaç cümlede deşifre ederken “baskının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu ilk kez bu kadar öne çıktı” demişti Nurdan Gürbilek; “80’ler ruhundan söz edeceksek eğer, bunu bir dikizleme isteğinde, bunun yeni bir haz olarak tanımlanmasında, insanların buna kışkırtılmasında, burada bir özgürlük vaadi buluyor olmasında aramak gerekir”. Yukarıda sözünü ettiğim ürünler, tam da böyle bir ruhla dile getiriliyor işte; insanların özel hayatları edebiyat, sanat, belgeselcilik adına yağmalanıyor…
Bir roman okumaya başladığımızda, onun bir kurmaca olduğunu biliriz. Yazılanlar bugünkü toplumla, veya geçmişte olup bitmiş ve tarihin maddesi olmuş olaylarla çok yakından ilgili olsa bile, roman apaçık bir gerçeklik değildir. Ancak içinde yaşadığımız dönemde yazılan romanlar, gerçekle kurmacayı birbirine karıştırıyorlar. Karışıklığı yaratan en önemli neden, metinlerin –yukarıda belirttiğim gibi- yaşamışlığı tarihçe doğrulanan insanlar üzerine kurulmasında. Böylelikle bu karakterleri kurmaca olarak kabullenmek ve önceki tarihi bilgilerimizi yardıma çağırmadan algılamak imkansızlaşırken, okuma anı bir “dejavu”ya dönüşüyor. Birçok romanın içinde, tanıdık, bildik, "önemli" şahsiyetin düşünce ve eylemlerine tanıklık ediyor; zaaflarını, yiyip-içmelerini, giyim-kuşamlarını, mimiklerini yakından izlemek fırsatını(!) buluyoruz. Ama romanlardaki bu insanlar ile gerçek yaşamdakiler aynı şahsiyetler midir? Burada bir ayrım yapma zorunluluğu var. Zira tarihe mal olmuş insanlardan söz ediyorsak, artık tarihin alanına geçmişiz demektir ve artık anlatılanları doğrulamak için kanılar değil kanıtlar gereklidir. Romancının, bu yaşanmışlıkları bilmeden, o kişiye ilişkin tasavvur ve tahayyüllerini "herhalde böyle olmuş, böyle düşünmüş, böyle hissetmiştir" gibi sınırsız bir özgürlükle, dilediği gibi yazıya dökmesinin, gerçek kişileri, romanda anlatılan kimlikleri ile gerçekmiş gibi sunmasının ya da okuyucunun her anlatılanı sorgulamaksızın kabullenmesinin etik sorunlar taşıdığını, ayrıca, yazarların, okuyuculardaki o kişilere ilişkin merak duygularını -en hafifinden- kullanmak eğiliminde olduklarını söylemek mümkün.
Bu eğilimin kökeninde, toplumdaki medya dili egemenliğinin yattığını düşünüyorum. İnsanlar, olaylar ve düşünceler üzerine yoğunlaşmaktan çok, anlatılan öykülerin çekiciliğini öne çıkaran magazinleşmiş bir anlayışla karşı karşıyayız. Yeni roman örneklerinin, -yazılı/sözlü/görsel medyanın körüklemesiyle- tanınmış şahsiyetlerin yaşamına olan merakının; toplumsal röntgenciliğin taleplerine yani ihtiyaca cevap vermek çabası -piyasa koşulları- dikkate alınmadan değerlendirilmemesi gerekiyor.
Söylentilere bakılırsa daha pek çok gazeteci varmış romancı-gazeteci kervanına katılmaya hazırlanan... Elbette gazetecilerin roman yazma tutkuları sadece meslekleri nedeniyle eleştiri konusu yapılamaz; ama bu meslek erbaplarının -özellikle köşe yazarlığının “gerek ve yeter şartına”, “olmazsa hiç olmazına” dönüşen- roman yazma tutkusunun medyatik söylemleri, yavan bir üslubu ve üçüncü sayfa haberi derinliğindeki hikayeleri -hayatın diğer alanlarında olduğu gibi- edebiyata taşımasına da bir muhalefet şerhi düşmemek elde değil!.
A. Ömer Türkeş


YAZAR HAKKINDA
Kürşat Başar, 1963 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul, Ankara, Lefkoşa, Doğubeyazıt'ta öğrenim gördü. 1985 yılında İ.Ü. Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. 1981 yılından başlayarak, Hürriyet, Güneş gazetelerinde çalıştı. Aktüel dergisinde editörlük, Tempo dergisinde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Power dergisini çıkardı. Birçok derginin yayın kurulu üyeliğinde bulundu. 1983-1989 yılları arasında TRT3'te yayınlanan `Caz Duygusu' adlı programı hazırladı. 1989-91 yılları arasında TRT, TV1'de yayınlanan `Akşama Doğru' programının danışmanlık ve sunuculuğunu yaptı. 1992 yılında Kanal 6'da yayınlanan `Tempo' adlı haftalık haber programını hazırlayıp sundu. 1981 yılından başlayarak pek çok dergi ve gazetede yazıları, söyleşileri, haberleri ve makaleleri yayınlandı. 1988'de yayınlanan ilk kitabı Kış İkindisinin Evinde ile 1989 Haldun Taner Öykü Ödülü�nü aldı. 1990'da ikinci kitabı Konuştuğumuz Gibi Uzaklara yayınlandı. 1992 yılında üçüncü kitabı Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum çıktı. 1996'da son romanı Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları yayınlandı. Kürşat Başar, Star gazetesinde çalışmaktadır.

Okuyucu Yorumu

Siz ne isterseniz düşünün, ben yalanları severim. Hayalleri, düşleri, kimseye zararı olmayan yalanları... İnsan işte böyle bir evin içinde oturup bunca yıldan sonra yalnız gerçekleri düşünse ancak hayatının neden bu denli uzun olduğuna şaşabilir... Canı sıkılır. Hem kim bu hayatın bir rüya değil de gerçek olduğunu söyleyebilir ki? s.12


Bazı şeyler unutulmaz. Yanınızdayken bile özlediğiniz, yanınızdayken bile hatırladığınız biri gibi... s.13

Zaten aşk da yaramazlıktan başka nedir ki? (Fuat)

Ben o gün anladım ki, iki insanın bedenleri birbirine değdiği zaman ya hemen tutuşan ve sonra sönen saman alevi gibi geçici bir zevk verir ya da ikinizin arasında hiç anlayamayacağınız sonsuz bir bağ kurulur. Sanki bir başkasına, bir yabancıya içinize girmesi, kimsenin gözle görüp elle tutamadığı cisimleşmemiş benliğinize dokunması, orada pervasızca gezip dolaşması için elinizde olmadan izin vermiş olursunuz. Sanki ne sizin ne de bir başkasının asla bilmediği incecik bir aralıktan geçip o gizli bahçeye girersiniz. s.198

Dedim ya hayat işaretler verir diye... Ama okuyabilirseniz... s. 400

Belki de bu rastlantılar, bu deniz kıyıları, bu bahçeler, bu sessizlikler, bu akşam alacası, bu gökyüzü yalnız kalmasın diye aydınlatan yıldızlar bize bir şey anlatmaya çalışıyordu. s. 409

Hayatı oluşturan, bizi güçlü, huzurlu, mutlu kılan bir bütünlük var mı gerçekten? Eğer varsa ben onu hiçbir zaman bulamadım. s. 412

Hepimiz fırtınaların içinde korku ve heyecanla yolculuk etmeyi severiz ama eğer sonunda bir limana sığınabileceimizi biliyorsak... s.413

Ve biliyorum ki hayat hep dağılır. Biz onu ne kadar bir düzen içine sokmaya çalışsak, kendimize göre yeniden oluşturmayı denesek de... s.414

...oldum olası gerçekleri sevmedim. Hayatın gerçeği. Başkalarının gerçeği. Ama benim değil. s. 449

Kürşat Başar biyografi

 
Kürşat Başar  
1963-...
 
 
Yazar, gazeteci, programcı. Seksenli yıllarda başlayan yazarlık kariyeri boyunca 6 romanı Türk okuyusuyla buluşturup, ülkenin en çok satan kitaplarına imza atan Kürşat Başar, televizyon, radyo, gazete ve dergi gibi tüm iletişim mecralarında çalışmalar yapmıştır. Pek çok dergi ve gazetede yazıları,söyleşileri, haberleri ve makaleleri yayınlanmış olan yazar, TV programları hazırlayıp sunmuş, köşe yazarlığından radyoculuğa medyanın tüm alanlarında çalışmıştır. "Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum", "Konuştuğumuz Gibi Uzaklara", "Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları" Başar'ın en çok bilinen romanlarıdır.

 

1963 yılında İstanbul Kanatlarımın Altında'da dünyaya geldi. Öğrenim hayatı boyunca babasının görevi dolayısıyla İstanbul, Ankara, Lefkoşe ve Doğubeyazıt gibi birçok farklı yerde bulunan Başar, lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul'a taşındı. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünde tamamlayan yazar, öğrencilik yıllarında yazıyla ilgilenmeye başlamıştı. İlk kez 1981'de Hürriyet ve Güneş gazetelerinde start alan yazarlık kariyeri daha sonra Türkiye'nin önde gelen basın yayın kuruluşlarında devam edecekti.

Aktüel dergisinde yaptığı editörlük görevini Tempo'daki genel yayın yönetmenliği izledi. Başar, Power dergisini çıkardı ve aynı zamanda birçok ulusal derginin yayın kurulu yönetmenliğini yaptı. Çok yönlü ve renkli kişiliğiyle dikkat çeken yazar müziğe olan tutkusuyla da tanınıyordu ve 1983-1989 yılları arasında TRT 3'te dinleyiciyle buluşan "Caz Duygusu" adlı programı hazırladı. Yine 1989'da ilk kitabı Kış İkindisinin Evinde'yi yayınladı ve Haldun Taner Öykü Ödülü'nün sahibi oldu.

Başar, 1989-1991 yılları arasında TRT ekranlarında yayınlanan "Akşama Doğru" programının danışmanlık ve sunuculuğunu yaptı. 1990 mayısında kitap raflarında yerini alan ikinci kitabı "Konuştuğumuz Gibi Uzaklara" Başar'ın kendine özgü anlatımının daha da oturduğu bir çalışma olarak değerlendirildi.

1992'de Kanal 6'da izleyiciyle buluşan "Tempo" adlı haftalık haber programını hazırlayıp sunan yazar, bir yıl sonra üçüncü kitabı Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum isimli romanını yayınladı. Aşk ve dostluk ilişkilerini üç kişinin etrafında dönen bir öykü ekseninde ele aldığı bu kitabıyla Başar, Türkiye'nin en çok okunan yazarları arasına girdi.

Yazar 1996 yılında "Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları" adlı kitabını Türk literatürüyle tanıştırdı. Kısa sürede en çok satan kitaplar arasına giren roman, yine insan ilişkilerini sorguluyor ve duygusal gel-gitler ve kararsızlıklar üzerinde duruyordu. Yazı ve denemelerinin bir bölümünü İğreti Yaşamlar adlı kitabında toplayan Başar, ironiyle duygusallığı, hayalle gerçeği, tarihle bugünü birbirine bağladığı bu çalışmasında politikadan aşka, evrensel değerlerden kimliklere, teknolojiden dine, günümüz dünyasını mercek altına aldı. Başar, çok okunan ve konuşulan romanlarından sonra çeşitli gazetelerde sürdürdüğü köşe yazarlığında da farklı bir tarza imza atarak ilgi topladı ve iletişimciler tarafından verilen 'Köşe yazısı ödülü'nün sahibi oldu.

En son Başucumda Müzik adlı romanını yayımlayan yazar, gazeteci- yazar Çiğdem Anat'la birlikte NTV için Siyaset Hakkında Her Şey isimli programı hazırlayıp sunmaktadır.

SELDA GÜLAY'IN KÜRŞAT BAŞAR'LA MODA TÜRKİYE İÇİN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ RÖPORTAJ

Kürşat sen, dönem dönem yaptığın farklı işlerle ön plana çıkıyorsun.. Son zamanlarda da konuklarından post prodüksiyonuna kadar ilgilendiğin bir televizyon programın var. Bu aslında Fransız kanallarından aşina olduğumuz bir format.... Bu masa başı sohbetleri halka daha mı samimi ve sıcak geliyor?

KÜRŞAT BAŞAR:

Tabii, biz bunu yaparken "bu tutacak mı, insanlar bunu beğenecek mi" diye kendi içimizde epeyce tartıştık aslında. Hatta bir çok insan , ‘ yemek yerken sohbet.... ayıp olur’ dedi. Gelen konuklar, özellikle hanımlar, yemek yemeyebilir, ekranda hoş durmaz... kaygısını ilk başlarda çok yaşadık... Ama deneyelim ve görelim dedik.. Şimdi televizyon programlarının belirli bir formatı var.. orada da belirli bir host veya 2 tane sunucu var.. gelen konuklara sorular soruyor, konuklarda sırayla tahmin ettikleri cevaplarını veriyorlar. Yani konuklar soruları tahmin ettiği için zaten gardını alıyor. Ben istedim ki, bu böyle olmasın da, insanlar değişik konularda konuşsunlar..... Çünkü mesela bir futbolcuyu futbolla ilgili bir programa çağırdığın zaman, o’nu kişilik olarak tanıman imkansız. Çünkü o bildiği bir konuda görüşlerini bildirmiş oluyor. Ben de dedim ki, değişik kesimlerden insanları biraraya getirelim ki değişik bir şey çıksın ortaya.

Bu programda Türkiye’de aslında çok önemli olan ve televizyona hiç yansımayan entellektüel birikimin de yansıtılmasını sağlıyoruz. Neden yansıtmıyor? Bazı konularda uzmanların konuşması seyirciye ağır geliyor, didaktik bir tarz olduğu için seyirci sıkılabiliyor. Halbuki programa katılan genç bir kızımız, diğer konuk olan arkeolağa Çatalhöyük ile ilgili bir soru sorduğu zaman, arkeolog kendi meslektaşlarına anlattığı gibi anlatamıyor; mecburen daha basit bir dille anlatmak zorunda kalıyor.. Dolayısıyla da bütün televizyon seyircisi de bunun ne olduğunu anlayabiliyor, işte benim yapmak istediğim şey de buydu. Yani Muazzez İlmiye Çığ’da geliyor, Celal Şengür’de geliyor, ya da bir profesör de geliyor ve bizlerin anlayacağı şekilde olayları anlatmak zorunda kalıyorlar....

SELDA GÜLAY

Peki ülkemizin ekonomik durumunu da gözönünde bulundurursak, programın bir stüdyoda ve stüdyo spotları altında değilde, son derece şaşalı bir ortamda, şık insanlar, gümüş çatal bıçaklarla donatılmış bir masada ve bir yalı atmosferinde olması acaba bir eleştiri gelir mi düşüncesini oluşturmadı mı kafanda?

KÜRŞAT BAŞAR:

Hayır ama bunu bana ilk başlarda da söylediler. Ben şöyle düşünüyorum açıkçası.... Benim hayatta bir tavrım var ve tüm yaptığım işlerde bunu gösteriyorum. Yani, ben neysem onu yapmaya çalıştım.... Mesela bana yıllar önce de derlerdi ki, bir yazar niye bu kadar şık olabiliyor. Ne yapabilirim ki ben çocukluğumdan itibaren böyleyim. İlla yazarım diye sakal mı bırakmak durumundayım.... Bunlar çok klişe şeyler.. Mesela yazar sakallı ve pipolu olur diye bir tanım yok; o 1960’larda Fransa’da çıkmış bir moda zaten ve geçti modası.... Balsac döneminde çok daha havalı giyinirdi yazarlar.. mesela biz de Abdülhak Şinasi, Reşat Nuri Güntekin yada Yakup Kadri’ye bakarsan çok daha şık giyinirlerdi, şapkaları ve şemsiyeleri ile herkes tiril tirildi.. Niye, çünkü o dönemde o modaydı....

Şimdi gelelim programa, ben seyircinin veya okuyucunun "samimiyeti yahut da yalancılığı" gayet iyi anladığını biliyorum... Bunun için de beni anladıklarını düşünüyorum. Ayrıca televizyon çok görsel birşey.. yani bu sadece konuşma programı ve biz iki sandalyeye oturup konuşalım olmamalı. Sohbet ile birlikte görsel bir renk vermeli izleyenlere... Bu görsellik programa bir bütünlük sağlıyor.. gelen konukları o ortama sokuyor.. örneğin bizim programımızda insanlar birbirleriyle konuşurken de çok dikkatli, bir açıklama yaparken de dikkatli.. Zerafetin Türkiye’de unutulduğunu düşünüyorum; özellikle de televizyonun bunu çok pompaladığı görüşündeyim. Biz o zerafeti de burada göstermek istiyoruz ve gösteriyoruz da. Çünkü yeni yetişen kuşaklar açısından da örnek olmalı... bir çok annenin bana teşekkür ettiği de olmuştur.

SELDA GÜLAY

Radyo, televizyon, kitaplar ve müzik.. - ki programını seyredenler saksafon solo performasına dahi şahit oldu. Tüm bunlar duygu ve düşüncelerini aktarma yolun mu?

KÜRŞAT BAŞAR:

Tabii... Benim için bunların hepsi birer malzeme.. Kendini tanımla dersen, ben, bir yazarım ... Her zaman tüm işlerin altında yazı vardır.. yazı olmayan hiçbir iş yoktur.. önce hayal kurarsın, sonra yazıya dökersin ve benim temel işim budur. Bu da ne işe yarar: senin duygu ve düşüncelerini başkalarına aktarmana .... Radyodaki yorumlar, televizyon programı, köşe yazıları, gazetecilik, tüm bunlar kendi hissiyatımı, düşüncelerimi bu ülke hakkındaki fikirlerimi aktarabilmenin bir yolu.

SELDA GÜLAY

Peki niye hep buruk, kırık, zor elde edilen bir aşk hikayesi ya da yasak bir aşkın öyküsü? Bunların anlatımı daha mı keyif veriyor sana? Ya da herkesin böylesi bir öyküsü vardır, diyerek duyguyu oradan mı yakalıyorsun?

KÜRŞAT BAŞAR:

Aslında benim yazdığım tarz, biraz daha felsefi.. bir hayat felsefi yazıyorum. Asla bir olayın takibi, sonunda ne olacak, kahramanları da ya da başlarına ne gelecek türünde bir roman değil. Benim ki, duygu ve düşüncelerin anlatıldığı, insanların iç hesaplaşmalarını, psikolojilerinin yansıtıldığı bir tarz . Ve ben bunları anlatırken hayata dair düşünceleri daha yoğun olarak aktarabiliyorum ... bugüne kadar içimden ne geçtiyse onu yazdım, ama bir aşk hikayesinin yazıya dönüşmesi filme dönüşmesi ya da sizi etkilemesi için genellikle ya ulaşılamayan ya yarım kalan , hüsrana uğramış ya da yasak bir aşk olması gerekir.... Erenlere sormuşlar, ‘Aşk nedir?’ Erenler de ‘adam kızı sever , kavuşamaz, aşk olur’ demiş. Ama bunun arka planında, insan ilişkisi, dostluklar, yalnızlık, ölüm ... bak benim kitabımda ölüm teması da sıkça işlenir, ama çok dikkat çekmiyor yani kitaplarımda aşk kadar pek çok duygu, hesaplaşma, aile ilişkileri de var ama aşk hikayesi daha etkili oluyor.

SELDA GÜLAY

Pek çok kişinin ortak düşüncesi ‘Kürşat Başar gibi kadın ruhundan anlayan erkek var mı? Nedir bu ? çok mu annelerle, teyzelerle büyüdün, kadınları çok mu iyi tanıyabildin ki onları iyi anlayabiliyorsun?

KÜRŞAT BAŞAR:

Yani bu aslında bana size geldiği kadar çok acayip gelmiyor.... Aslında kendi adıma çok da emin değilim böyle mi? değil mi? Ama şöyle düşünürsek, ben kendimi bildim bileli kadınlarla beraberim. Doğrusunu istersen, mesela erkek arkadaşlarımla ne konuşurum , erkek arkadaşlarımla konuştuğumun bir milyon katını bayan arkadaşlarımla konuşurum. Ve tabii derinlik olarak bakacak olursak, bir erkek bir kadını etkilemek ister.. bir kadını tanımak ister. O’nu öğrenmeye çalışır, keşfetmeye çalışır... Ben bir erkek arkadaşım için böyle bir çaba göstermem hiç bir zaman.. zaten hiçbir erkek de göstermez. Dolayısıyla böyle bir duyarlı bakış açım da varsa; bütün o kadınlarla olan konuşmalarımdan, ilişkilerimden onlarla yaşadıklarımdan bunları öğrenmem daha mantıklı geliyor bana. Aslında bir erkeği anlatmak, bana göre daha zor.

Mesela sen kendini karşıdan o kadar iyi göremezsin ama ben seni karşıdan görüyorum, sana uzaktan bakabiliyorum ya da seninle ilgili birşey düşünebiliyorum. Kendini o kadar net göremeyebilirsin. Başucumda Müzik’de çok yaşlı birinin gözünden, üstelik benim yaşamadığım dönemdeki gençliğini anlatıyorum. O, çok daha zor aslında bir kadını anlatmaktan ....

SELDA GÜLAY

Yeri gelmişken; bende kitabını okurken en çok etkilendiğim kısmı söyleyim.. ‘Başucumda Müzik’ bir kadının dilinden serbest çağrışımlarla anlatılan bir aşk hikayesi ... Senin bir kadının gözüyle bakıp hikayeyi anlatman zor; ama sen henüz portakalda vitaminken 50’li – 60’lı yılları, Ankara’nın politik ortamını, balo salonundaki partileri, lobideki çay saatlerini ve karakterlerin betimlemelerini o kadar güzel anlatmışsın ki bu bana çok daha zor geliyor.

KÜRŞAT BAŞAR:

Teşekkür ederim ... Haklısın.. hele teknik olarak çok zorlandım; ama sonuçta oldu... Genellikle dikkat edersen tarihi romanlarda yazarın biraz mesafeli bakışı vardır. Dolayısıyla bazı şeyleri net anlayamazsın, günlük hayatında ne yaparlar, ne ederler... Mesela imparatorla ilgili bir film seyret ,tamam kılıçlar, kalkanlar, savaşlar yapılıyor ama nasıl bir adamdır bu ... genellikle bizim tarih diye bildiğimiz şeyler ana hatlardır, çok detaylar değil. Bak, mesela ben anneme soruyorum, 1958’de nasıl bir ütü kullanıyordunuz? hatırlamıyor... Ama önemli bir toplumsal olay olmuş, o hatırlanıyor. Çünkü yazılı bunlar.. ama diğer detay bilgileri bulmak çok zor, yazılı değil ve kayda geçmemiş... Özellikle de Türkiye’de gündelik hayat kaydedilmiyor. Şimdi belki televizyonunda etkisiyle daha kolay. Ama 1950’lerdeki hayata dair bilgilere ulaşmak oldukça zor... kısmen dönem filmleriyle belki.. Bunun için kitabın araştırma ve yazım evresi iki seneden daha fazla sürdü. Çok detaylı araştırmalar yaptım ve zaman zaman zorlandım....

SELDA GÜLAY

Çok araştırdığın belli zaten okurken o duyguya kapılıyorum, orada çok naif bir kadın var giyimiyle, aksesuarıyla tavrını destekleyen betimlemelerin var, özellikle karakterleri tahlil ederken neler yaptın?

KÜRŞAT BAŞAR:

Şimdi moda ile ilgili kısımdan başlayayım.. Bu kitapta tarih hiç verilmiyor. Ama aslında bir edebiyat tarihçisi bunu inceleyecek olursa, yıl yıl, küçük ipuçlarıyla anlaşılıyor .. Mesela Chanel’in bir çantası, hangi yıl modaydı o model? ya da bir şarkıdan bahsediyorum diyelim.. o şarkı 1956’da liste başı- işte bunları bulup koyuyorum oraya- aslında kitapta tarih olmasa da, bu gibi detaylardan çok meraklı birisi anlayabiliyor.

SELDA GÜLAY

Mekan anlatımlarında o dönem Ankarasını, İstanbulunu yaşayan birilerine danıştın mı?

KÜRŞAT BAŞAR:

Bunları yapmadım . Bu çok yanıltıcı birşeydir, bunların hepsini gazete ,dergi arşivlerinden ve kitaplardan buldum. Tabii kitabın yurt dışındaki bölümleri için Londra, Venedik, Paris gibi yerlerdeki araştırmalarım daha kolay oldu. O dönemin oradaki alışveriş merkezlerinde satılan eşyaların kataloglarına kadar getirttim, makyajı nasıl yapıyorlardı? kıyafetler,aksesuarlar nasıldı ?dönemin filmleri, dönemin modacıları, kreasyonaları,.....mesela adama bir kalem hediye ediyordu hatırlarsan, o kalemin detayına, formuna kadar... Bunların hepsi tarihli ,zaten tüm bu araştırmaları yaparken ben de 50’lerde yaşamış kadar oldum.

SELDA GÜLAY

Bir gün Deniz Adanalı ile konuşuyorduk. Bana 50’li 60’lı yıllarda insanlar bir disiplin çerçevesinde sosyal hayatta yerini alırdı.. suareler şıklık yarışına dönerdi, herkes nerede ne, nasıl giyineceğini, davranacağını bilirdi, yol yordam vardı.... demişti. Sen bu hisse kapıldın mı?

KÜRŞAT BAŞAR:

Tabii.. Aslında bu kitabı yazma nedenlerinden biri de şuydu, ve bence aslında okuyanlar birçok sebep söylüyorsa da beğenmelerinin sebeplerinden biri de bu bence .. Buradaki saflık önemliydi . Burada saf birşey var... Mesela o zaman bir kadın kendine puantiyeli bir elbise aldığı zaman ben çok seksi oldum diye düşünmüyordu ve ona birisi baktığı zaman ona ne seksi kadın demiyordu, ne kadar hoş, ne kadar güzel bir hanım diyordu. Başka bir duygu varmış. O dönem filmlerini de seyrettiğimizde Grace Kelly ya da Audrey Hepburn tiplemelerinde o safiyeti ve şıklığı görebilsin. İşte insanlar bunu özlemeye başladılar. Çünkü gerçekten orada bizim kaybettiğimiz bir değer var. Benim babam odasına kim girerse girsin, hangi konumda olursa olsun yanında çalışan da olsa ayağa kalkardı. Hala bizim büyüklerimiz bir küçük kız bile girse bulundukları yere hep birlikte ayağa kalkıp önlerini iliklerler. Şimdi bizim dünyamızda böyle şeyler yok. Mesela genç bir çift yemeğe gidiyorlar, adam gelip yerine oturuyor kadın ayakta kalıyor, beklemeden yemeğe başlıyor. Çok mu önemli peki bunlar ....bence önemli...

SELDA GÜLAY

Bence çok çok önemli. Güzel duygularla anlattığın hikayeyi beyaz perdeye aktardığın zaman aynı tadı bırakamamanın endişesi var mı içinde?

KÜRŞAT BAŞAR:

Evet, korkuyoruz aslında bundan. Şu sıralar onunla uğraşıyoruz ilk senaryosunu yazdım ve şimdi de yavaş yavaş çekim senaryosunu yazacağım.

SELDA GÜLAY

Maide hanımın vesameti konumlandırıken bir anlatım kaybı olabilir mi?

KÜRŞAT BAŞAR:

Şimdi hiçbir zaman bir roman sinemaya birebir aktarılamıyor. Çünkü romanın şöyle bir özelliği var: sen ne kadar detaylı anlatsan bile kafanda bu kadınlar farklı tipte canlandırılıyo.. İşte edebiyatın güzel tarafı seninle ortak bişeyler yapabilmesi. evet ben sana birşey anlatıyorum ama sen onu kendi birirkiminle, hayallerinle, düşüncelerinle birleştiriyorsun ve biz aslında seninle ya da Ayşe, Fatma’yla bir kez daha kitap yazıyoruz. Onun için bir romanla ilgili konuşalım, ikimizin kafasında da bambaşka tipler vardır. On yıl sonra oku yine yabancı gelir o düşünce, halbuki roman aynı roman... Herkesin kafasında bir kurgu vardır, doğal olarak yönetmenin kafasında da bir kurgu olacak, sonuçta resimleri o çekecek ... kitap aslında filme çok uygun çünkü ben resim resim yazdım, otelin penceresinden tüllerin uçuşması, balo salonunda merdivenden inişin resmi var, hatta müziği dahi hazır ... Senaryo gibi aslında ama buna rağmen nasıl bir ışıkta çekilecek? kamera açıları ? yakından mı, uzaktan mı çekecek.. bunlar tabii ki yönetmenin sinema diliyle olacak.

SELDA GÜLAY

Bunun cast çalışması apayrı bir incelik ama özellikle dönemi anlatan bu romanda görsel sanat yönetmenliği de çok önem kazanıyor. Buna müdahelelerin olacak mı?

KÜRŞAT BAŞAR:

Evet .. Filmin genel sanat yönetmeni benim zaten .. Ama tabii ki o kadar detaylı bilemeyeceğimden, bir de sanat yönetmeni ve ekibi olacak. Bunun yanı sıra, o dönemi bilen danışmanlar da olacak. Doğrusu, Türkiye’de şu anda yapacağımız türden bir çalışmanın daha önce yapıldığını sanmıyorum. Çünkü çok detay var ve bir de tabii çok titizleniyorum. Dolmakalemden, ayakkabının üzerindeki küçük kiraza kadar detaylar var ve tüm bu ayrıntılar aslında bir sanat eserini oluşturuyor. Basitmiş gibi duruyor.. genelde baktığın zaman hikayenin hiçbir önemi yok, milyon kere yazılmış bir hikaye. kadın kocasını aldatıyor ya da bir bakanın hayatını anlatıyorsa , o hikaye orada senelerdir duruyordu ve kimseler ilgilenmemişti. Ama bu detayları, atmosferi kurmak çok önemli ... inşallah filmde de bunu yakalarız.

SELDA GÜLAY

Hikayelerinin felsefi ya da duygusal anlatımını bir kenara koyarsak, kahramanlarını giydirirken neye dikkat ediyorsun. Mesela kırılgan saf, naif bir kadını nasıl giydirirsin?

KÜRŞAT BAŞAR:

Ne anlattığım, anlattığım dönem ve o kişilik çok önemli.. Herşeyi o belirliyor aslında. Örneğin 17-18 yaşlarındaki bir genç kızdan bahsediyorsam, o zaman o yaşa uygun bir şeyler giymeli, ama o kız nasıl bir kız? ’Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları’ kitabımda küçük bir kız kendisinden yaşça büyük bir adama aşıktı ve O’nu etkilemeye çalışıyordu. orada çok ilginç ve beklenmedik bir kıyafet giyiyordu, bu kitabımda da Ayla karakteri, -biliyorsun arkeolog zaten- spor giyiniyor, daha erkeksi, daha Avrupai giyiniyor. Ana karakter daha zarif, daha şık kıyafetler giyiyor. Maide hanım ise çok elegancei pahalı ve marka giyiniyor.. Keza Fuat bey her zaman şık, dönemin modasını takip eden ,iğnesinden, mendiline, kravatına ayakkabısına kadar dikkat eden bir adam.. Mesela ben Fuat beyi, evin içerisinde beraber otururlarken bile pijamayla hatta robe de chambre giymiş bile düşünemiyorum, en azından yakası açık bir gömlek var üzerinde...

SELDA GÜLAY

Senin giyim tarzın rahat ama şık.. Doğru tarzı bulana kadar kararsızlığın ya da coşmuşluğun oldu mu?

KÜRŞAT BAŞAR:

Tabii, ben 15-16 yaşlarındayken biraz hippi gibiydim,saçlarım uzundu, t-shirtler, yırtık jeanler, hani gençlerin isyankar dönemi olur ya; işte o havalardaydım.. Hatta annem fenalıklar geçirirdi, eyvah bu çocuk yine aynı gömleği giyecek diye.... o zaman umursamaz havalarım vardı.. hatta okula bile öyle gittiğim olurdu; değişik bir tiptim.. bazen okula üniforma gibi bir kıyafetle ,bazen blue jean, bazen de takım elbise kravatla giderdim.. ne yapacağım pek belli olamazdı.

SELDA GÜLAY

Programda popüler müziğin isimlerini de ağırlıyorsun.. Farkında mısın sürekli imajlar değişiyor, arabesk müziğin isimleri takım elbise ve bağrı açık gömleğe fikslenmiş.. Sanat müziği icra edenlerde de ek olarak kravat var, pop müzik dünyası ise kaygan bir zemin imajları albümle birlikte değişiyor, ne düşünüyorsun?

KÜRŞAT BAŞAR:

Tabii...Popüler kültürde bütün dünyada böyle değişimler var, özellikle de genç kuşakta bu daha hakim.. ama daha sağlam duran sanatçıların, örneğin Sezen Aksu’nun böyle bir tavrı yok; imajımı yenileyim ya da değişmeliyim gibi bir derdi yoktur... Bence bu bir marketing çalışması. Değişim, genç nesilin içinde var.

SELDA GÜLAY

Kürşat,sen bir restauranttasın karşıdan da fevkalade güzel bir kadın geliyor...yaklaştı ve farkettin ki, a)ağzında kocaman bir ciklet b)kırmızı ojeleri çıkmış c)dekoltesinde kötü bir dövme d)elbisesinde lekeler var yani kirli....bunlardan hangisi seni irite eder...ya da hepsi mi?

KÜRŞAT BAŞAR:

Valla ben biraz fazlaca dikkatliyim,hatta bazen kız arkadaşlarım ‘pes yani bunuda mı gördün’derler... böyle dediğin gibi birisi içeri girse ben O’nu öyle seyretmem.. öyle bir huyum yoktur.. ama bakacak olursam da, detayları çok iyi görürüm ve kendime göre bazı zevklerim vardır; tutucuyumdur aslında... Mesela belli bir ayakkabıyı giyiyorsa orada bitmiştir.. hadi öyle demeyeyim ama beni irite eder... Benim için sade ve kendisine neyin yakıştığını bilen biri önemlidir..

Bir şey çok şıktır ama almazsın,çünkü sana olmaz.. belki 20li yaşlarda ya da daha yapılı birinde daha şık ve güzel durabilir ama ben de durmayabilir... O yüzden ille de şık diye onu almam, çünkü kendime neyin yakıştığını bilirim... Kadınlar için de aynı şey geçerli illa ki moda diye 1.80 lik boyuna 15 cm. topuklu ayakkabı da giymemeli..her gördüğünü almamalı... insanın kendine has seçimi olmalı ve o senenin modasından eklemeler yapmalı.. Ben seni gördüğümde yine beyaz gömleğini giymiş ve yakasına yine bir şey takmış demeliyim yani senin tarzın ve seni belirleyen bir şey olmalı... yoksa sürekli kendini değiştiren birinin kişiliğinden de şüphe ederim....

SELDA GÜLAY

Senin konservatif tavrın gardrobuna da yansımıyor mu?

KÜRŞAT BAŞAR:

Eşyalara bağımlılığım yoktur. Ama ayakkabılarım hep aynı tiptir. Hatta arkadaşlarım ,gidip yine aynısından mı aldın derler.. Bazen ayakkabının modeli değişir, kızarım niye modeliyle oynuyorsunuz diye.. Gömlek içine beyaz t-shirt giyerim.. üzerimde yazın bile gömlek vardır.. Hele şort giyen erkekler bana çok absurd geliyor, hala alışamadım buna..

SELDA GÜLAY

Ben de beyaz pantalon giyen erkeğe...

KÜRŞAT BAŞAR:

Beyaz pantalon mu ben de ... hele çok renkli kombinlere dayanamıyorum... cart sarı, turuncu ya da desenli desenli gömleklere...

SELDA GÜLAY

Kürşat çok teşekkürler, çok keyif aldım... ama artık seni işlerinden daha fazla alıkoymayalım..

KÜRŞAT BAŞAR:

Ben çok teşekkür ederim...

KAYIT ile Sitenizi UÇURUN ...
Pagerank